Ahmet Ergenç

Category : no 8
Fütüristler, Makinalar ve ‘Avangard’ bir Nâzım Hikmet 
Teknoloji denilen şey ya da ‘makinalar’ şairler için genelde ‘öcü’ ya da en azından can sıkıcı bir şeydir, genelde böyle olmuştur. Şairler teknolojidense, anakronik olana ya da ‘pastoral’ olana yakın dururlar: sanki tarihin bir döneminde (sanayi devrimi civarında) kötücül bir güç dünyayı ele geçirmek için büyük bir atılım yapmış ve bütün şairler, edebiyatçılar, sanatçılar vesaire, bu kötücül güce karşı durmuştur. Romantiklerden dark romantiklere, gotiklerden transandalistlere kadar hep bir şüphe vardır teknolojiye ve teknolojik ‘ilerlemeye’ karşı. Bu şüphe, 20. yüzyılda da devam etmiş, Batılı yazar ve sanatçılar kendilerini ‘pirimitif,’ pastoral ya da ‘medidatif’ olana dönerken bulmuştur. Goethe’den Throeau’ya, oradan Walt Whitman’a ve Beatnikler’e kadar uzanan çizgideki böyle bir ilerleme ve teknoloji şüphesi vardır: primitif ya da pastorale dönüş, insanın kurtuluşudur. Modernite krizi karşısında pre-moderne dönüş de denebilir buna. Böylece bir ‘Luddist’ şair çizgisinden bahsedebiliriz: Luddistler, hatırlarsınız, 19. Yüzyıl başlarında İngiltere’de ilk seri üretim makinelerine saldıran tekstil işçisi ‘makine-kırıcılar’dı. Nedd Lud önderliğinde başlayan ve adını da oradan alan bu hareket daha sonrası primitivist-anarşistlere de ilham kaynağı olmuştu, buna 90’ların ‘Unabomber’ı Ted Kazincky de dahildi.  Lord Byron da Luddistler’i öven bir şiir yazmıştı. Batı’da teknolojiyi ve ‘makineleri’ yücelten şaire pek rastlanmaz, ta ki fütüristlerin ortaya çıkışına kadar. 

Yıl 1909 ve ilk Fütürist manifesto yayınlanır. Makinelerin ve fabrikaların, çeliğin ve seri üretim ritminin insanlığı kurtaracağını düşünen hevesli İtalyanlar Flippo Marinetti önderliğinde ‘makineleri’ öven bir manifesto yayınlarlar. Fütüristler geçmişi tamamen yok edip, ‘yeni insanı’ kurmak için teknolojiye güvenirler. Meşhur 10. Maddede ‘müze ve kütüphaneleri yakıp yıkmak istediklerini’ söylerler. O zamana kadarki bütün kültürel birikim, yeni makinelerin gücüyle yıkılmalıdır. Eski sanat ve edebiyat 20. yüzyıl başındaki ‘hız çağı’ karşısında hantal ve anakronik kalmıştır. Adeta çeliğin ve makinelerin edebiyatını yapmaya bir çağrı yapılır. Ve Marinetti işi iyice ileri götürüp, şöyle demiştir: “Kükreyen bir yarış otomobili, samothrake nike'si heykelinden daha güzeldir.”  Hızını alamayan Marinetti, eski kültürü yok etme derdindeyken, her şeyi yok etmeye doğru kayıp, İtalya’da faşizmin ve Mussolini’nin ateşli savunucularından biri olmuştur ve böylece de kısa sürede tarih sahnesinden silinip gitmiştir. Fütürizm 1. Dünya Savaşı sonrası ‘deli saçması’ ve ‘faşist’ bir hareket olarak ölmüştür. 



Ama burada kalmıyor hikaye: sonra Sovyetler geliyor, Rus fütüristler. Yazının başlığındaki Nâzım meselesine de böylece yaklaşıyoruz. Ekim Devrimi’nin ve ilerleme hülyalarının, yeni insan ve yeni dünya düzeninin rüzgarlı ve şiddetli heyecanına kapılmış genç Sovyet şairler, 1917’de Rus fütüristler manifestosunu yayınlarlar. Mayakovski ve Hlebnikov’un öncülük ettiği genç Rus şairler de, İtalyan öncülleri gibi, geçmişle radikal bir kopuş talep ederler. Bunu da ‘Genel Beğeniye bir Tokat’ adlı manifestolarıyla ifade ederler. Edebiyatta Puşkin, Dostoyevski ve Tolstoy gibi ‘büyük Ruslar’ı (Anglosaksonlar’ın the great Russians dedikleri) ‘modernizm gemisinden aşağı atmayı’ önerirler mesela. Bu yeni şairler yeni çağın ve makinenin ve ilerlemenin sesidir. Şiirleri de çiçekleri, süslü salonları, burjuva buhranlarını değil, trenleri, çekiçleri, fabrikaları ve makineleri hissettirmelidir. Bu kalkınmacı radikal kopuş daha sonra, bilhassa Stalin’den sonra bir faşizme doğru kayacak olsa da, genç Sovyetler teknolojiden, ilerlemeden, makinelerden, fabrikalardan, insan hayatını daha kolaylaştıracak ve insanlığın eskiyle bağlarını koparmasını sağlayacak bu ‘modern’ manzaradan memnundurlar. Bilhassa da Mayakovski devrimci ilerlemeyi ve makineleri öven, geçmişten radikal bir kopuş talep eden ajit-prop şiirler yazar. Yüksek sesle okunan, kitleleri harekete geçiren şiirler. Eski burjuvaların hülyalı ve buğulu şiirlerinin yerini alan, buz gibi makine-şiirler. 

Ve evet, Mayakovski Nâzım Hikmet’i de derinden etkiler. Ekim Devrimi sonrası Moskova’ya giden genç ve heyecanlı Nâzım, ilk şiir kitabı 835 satırda, eskiyle bağlarını koparır ve hem biçimsel hem de tematik anlamda ‘yeni çağın’ şiirini yazmaya girişir: evet, Fütürist bir şiir. Burjuva ya da geleneksel şiir biçimlerini alt üst etmeye niyetli ‘avangard’ şiirler. Bunlardan en meşhuru ‘Makinalaşmak İstiyorum’dur. Hatırlayalım o makine-insan seslerini: 

Makinalaşmak İstiyorum!

 trrrrum,
trrrrum,
trrrrum!
trak tiki tak!
makinalaşmak istiyorum!

beynimden, etimden, iskeletimden geliyor
bu!
her dinamoyu altıma almak için çıldırıyorum!
tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,
damarlarımda kovalıyor oto-direzinler lokomotifleri!
trrrrum,
trrrrum,
trak tiki tak
makinalaşmak istiyorum!
mutlak buna bir çare bulacağım
ve ben ancak bahtiyar olacağım
karnıma bir türbin oturtup
kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!
trrrrum
trrrrum
trak tiki tak!
makinalaşmak istiyorum!

Bu şiir yazıldığında yıl 1923’tür. Henüz ‘modern Türkçe edebiyat’ başlamamıştır. Nâzım, bu ünlem-şiiriyle, bu çağın sesini yakalayan ajit-prop şiiriyle, modern bir kırılma yaratmıştır. Makinelerin sesi, eski adetlerin ve iktidar biçimlerinin baskıcı uğultusunu yok edecektir. Tarihte belki ilk kez, bu dönemde, makinalar ve teknoloji denilen şey ‘övülür’ şairler tarafından, çünkü tarih boyunca iktidarın ve statükonun aygıtı olan makinalar, ilk defa, ‘ezilen’ sınıfların, ötekilerin, paryaların, işçi sınıfının eline geçmiştir ve intikam vakti gelmiştir. Makinalar ilk defa ‘biz’den (şairin ‘biz’i) yanadır. 

Nâzım Hikmet ‘Makinalaşmak İstiyorum’un da yer aldığı ilk şiir kitabı 835 Satır’da, rasyonel-devrimci-modernist yeni insanın şiirini yazar. Biçimiyle de modernisttir. Haykırışlar, ünlemler, ritimler ve rakamlar şiire girer. Bülbül sesi ve ezginin yerini, makinenin sesi ve ritmi alır. Ve insana ya da şaire müthiş bir güç atfedilir bu şiirlerde. İnsan artık ‘güneşi zapt edebilecek’ kudrettedir, şair de kitleleri harekete geçirebilecek bir sese, bir megafona sahiptir. Nâzım bu megafonu 835 Satır’da yer alan Açların Gözbebekleri, Orkestra, Nikbinlik ve Güneşi İçenlerin Türküsü’nde kullandı. Açların Gözbebekleri’nde sanırım ilk defa bir Türkçe şiirde ‘rakam’ kullanıldı, şöyle: “Değil birkaç / değil beş on / 30.000.000 / 30.000.000!” Bir rakam da Nikbinlik’te karşımıza çıktı: “160 kilometre.” (Evet, bu rakam 2011’de kurulan bir şiir-yayınevinin adı olarak karşımıza çıktı: 160. Kilometre.) Orkestra’da ise ‘ünlem ve haykırış’ Türkçe şiire girdi, şöyle:  

Hey!
Hey!
Dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla dalga gibi
dağ-lar-la
başladı orkestram!
Hey!
Hey!
Ağır sesli çekiçler
sağır
örslerin kulağına
Hay-kır-dı!.

Sonraları Sosyalist-Komünist literatürde ve türkülerde çok kullanılan Güneşin İçenlerin Türküsü’nde sanırım ilk defa bir kelime ‘haykırıldığı gibi’ uzatılarak yazıldı, haykırış biçimsel olarak kayda geçirildi, şöyle: 

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!..,

Zapt edeceğiz, değil: ‘zaaaaptedeceğiz.’ O uzayan ‘a’larda gizli olan poetika. Bu ifade şiirde dört kez tekrar edilir ve her tekrara bir ‘a’ daha eklenerek kelime büyüyen bir haykırışa dönüştürülür. Dahiyane bir şiirsel hamle.  



Nâzım’ın Güneşin Zaptı’na benzer bir Güneşin Zaptı daha vardı. Kostümlerini Maleviç’in tasarladığı, metinlerini Hlebnikov ve Kruçenih’in yazdığı ilk ‘fütürist opera’nın adı da Güneşin Zaptı’ydı. Bu metin tam bir deneysel avangard metindi ve Hlebnikov’un ‘zaum’ dediği yeni bir dille yazılmıştı. Zaum Rusça’da ‘aklınötesi’ gibi bir anlama geliyordu: za (ötesi) um (akıl, bilinç vs.). Yeni insan ve yeni dünya için yeni bir dil kurulması gerektiğini söylüyordu ‘zaumcular.’ Yeni dilde yeni kelimeler ve yeni ‘saçma’ ya da rastlantısal dil kombinasyonları da vardı, hiçbir şey ifade etmeyen sesler de. Ve bunu, klasik sanat tarihi anlatılarında pek dile getirilmez ama, Dada’dan önce yapmışlardı. Ve yaptıkları ‘happening’ler, toplantılar ve performanslarla Fluxus’u da çok önceden öngörmüşlerdi. Avangard’ın ‘iktidar’la (Sovyetler) buluştuğu bir anda çıkan akıl-almaz bir avangard andı bu. 

Nâzım Hikmet bu ilk fütürist şiirlerinden sonra Zaum gibi bir yere gidebilirdi. Zira önceki dilin eşiğine gelmişti, bir adım sonrası daha da deneysel bir ‘zaum’ dili, dili saçmalatan ve ‘eski Burjuvaların’ anlayamayacağı yeni bir dil alanı açan bir dil çıkarabilirdi. Bunu yer yer Jokond ile Si-ya-u’da yaptı. Louvre müzesinden kaçmak isteyen bir tablo (Mona Lisa) ve aşık olduğu bir Çinli devrimcinin (Si-ya-u) hikayesini anlatırken her türlü metni bir ‘garip’ şiirin, narratif ve parçalı bir şiirin parçası haline getirdi. Ve böylece hem garip şiirinin, hem de ikinci yeninin önünü açtı. Ve sonra, daha yerel kaynaklardan beslenen, daha ‘epik’ şiirlere geçti. 

Ama epik şiirlere geçmeden önce, 835 Satır’da tam bir tarihsel avangard anı kayda geçirdi Nâzım Hikmet. Bu kitapta duyulan sesi bir daha ne Nâzım, ne de başka bir şair yakalayabildi. (Aynı dönemde Nâzım, Mayakovski ve diğerlerinden etkilenerek fütürist ve yer yer ‘dada’ denemeleri yapan Ercüment Behzat Lav gibi şairler oldu. Ama sanki bu deneylerde politik bir damar eksikti, sırf biçimsel denemeler gibiydi yazılanlar.) 

Bizde Nâzım epik şiirlerin yazarı ‘mavi-gözlü dev’ diye anılır genelde. Halbuki, minör-avangard bir şiirin başlatıcısı olarak da okuyabiliriz Nâzım Hikmet’i.

Nâzım Hikmet’in açıp devamını getirmediği o avangard şiir, o radikal kırılma anı halen ‘devam ettirici’ şairlerini bekliyor desem, umarım büyük bir laf etmiş olmam.


. 


 
@