Onur Köybaşı

Category : no 7
ŞEKER OĞLAN*
With your community focused eyes
and the mercy you hoped for by staring at the sky,
folding, coping, hanging there to yourselves
should you be cowardly to whomever. 

I am looking for the courage of a lover
to kiss me in front of statesmen
while preferring the painful criticisms
to a silent trauma.

Morals and orders
inherited from father to son,
kissing the lips of these fat-ass politics
with ease.

I am ‘NOT TV’.
Do not mess with my settings.
I am sick of your turning my volume down
or turning me on and off
whenever the fuck you like.


I am not a TV,
yet guilty of accepting the invitations 
to your panic-attack-breakfasts 
in your emergency world.
I am not a project.

Your only dilemma is that 
I dream of Joseph.
Looking at me worried that
I am as OUT as a banner,
with ‘everthing-is-alright’ make-up
on your faces.

Funny,that I am busy 
with learning my favorite song by heart,
with kissing the feet of my lover,
with applying some cream to the implications 
that you shitted on my image
in my darkly lighted room.

Funnier,that I am reading
My Sweet Orange Tree** and The Soft Machine*** 
and stomping the-proper-men-march with my feet,
throwing my-name-included in rumors with your reputations.

What is the use of everything being so similar?
Getting ready for the funeral of my ex-lover.

Funniest,that I got harrassed by the neighbor
whom you all thought seemed so decent.

Asking my mom to dance with me.
Reading poetry to deal with it. 
Making fun of all little knick-knacks
you call manly.

Besides,
I know
that you don’t know
that I am not the stone 
that you picked from your rice.
But the love instead.

What about you, by the way?



*   Candy Boy in Turkish
** A book by José Mauro de Vasconcelos
***A book by William S. Burroughs

Re-imagined by Sa Bahattin and the magical Branka J.
Görsel: Sasha Kills

Onur Köybaşı

Category : no 7
CANDY BOY
Kamu spotu gözlerinizle 
gökyüzüne bakarak umduğunuz medet?
katlamak katlanmak 
iyi dayanmak kendine 
korkaksan, kimilerine! 

Devlet adamlarının önünde 
beni öpecek sevgili cesareti arıyorum
şikâyetli ağrıyı sessiz travmaya tercih ederken
babadan oğla geçen ahlak ve emrivaki
aramıza giren koca kıçlı politikanın ezbere dudağını öpüyorum.

Ben  televizyon değilim
ayarlarımla oynamayınız
sesimi kısmanıza 
yahut istediğiniz zaman kapatıp açmanıza 
karşı çıkıyorum
ben bir televizyon değilim
acil servis olan dünyanızda
panik atak kahvaltı davetlerinize 
pembe T-shirtle gelmekle suçlanıyorum
ben bir proje değilim.

Tek derdiniz Yusuf hayal etmem
yüzünüzde her şey yolunda makyajı
pankart gibi açık olmamdan endişeli 
bana bakıyorsunuz

Oysa ben sevdiğim şarkıyı ezberlemekle 
oysa ben sevgilimin ayak bileğini öpmekle
az ışıklı odamda kırılgan yüzüme yerleştirdiğiniz imaları 
kremlemekle meşgulüm
oysa ben Şeker Portakalı ve Yumuşak Makine okuyorum
uygun ADAM marşa ayak vuruyorum.
çıkardığınız adlarımı yüzünüze vuruyorum
her şeyin bu denli benzer olmasına ne gerek var
eski sevgilimin cenaze törenine hazırlanıyorum
oysa ben hepinize iyi görünen komşumun tacizine uğruyorum
annemi dansa kaldırıyorum
dayanmak için şiirler okuyorum
erkeksen dediğiniz her şeye 
dilimi çıkarıyorum

Oysa ben 

Pirincinizden ayıkladığınızı sandığınız taş 
değil 
aşk olduğumu bilmediğinizi
biliyorum.

Oysa siz?



Görsel: Sasha Kills

Fırlatılmış Üç Taş İçin Atanmış Cinsiyetler / Utku’can Yazıcı
taş 1: kent monkman, spouter geyser, 2019, object

taş, 
fırlatılmış bir taş,
gökte süzülürken
dönüştüğü her şey benim
ve taş benim dönüştüğüm her şey
ve böylece her şey benim bir parçam
ben hiçbir şeyin parçası değilim

yalnızlığımdan başka hiçbir şeyin parçası değilim

böyle düşündüm ilk
böyle düşündüm ilk birkaç asır
ve şöyle yazdım sonra, 

-taşa yazdım, kâğıt oldu taş
ve kâğıt benim bütün benliğim oldu- 

şöyle yazdım:

"içime kurulan imparatorluk dışıma yansı!
devrilmiş haç işareti ve tanrı vergisi güzellik
ol! dedi sesin olduk, yık dedin yıktık aynayı 
dışıma yansıyan imparator, yitmiş bir yenilik 

bedenime sığınan ruh bedenime sığmıyor 
haç işaretini kaldırıyor ve alıyorum sırtıma 
sokaklarda gezinen uykusuzluk beni arıyor
aradığı yerde duruyorum, haç çıkarıyor bana

kendimi inandır bana, iyi olduğuma inandır 
arayış ve kaçış, inandırmak kendine kendini 
ben beni inkar ettim sürüyor bu inkar yıllardır 
ol! dedin olduk, tanrım! neden beğenmedin bizi? 

- sizin oğlanı geçen bir erkekle görmüşler. 
- bizim oğlan yapmaz öyle şeyler."

başım dik yaşadım ben 
ve bu yüzden dikine gömüleceğim
mezar taşımı üstüme örtecekler
mezar taşıma yazacağım kalanımı
aşkı yazacağım, aşka yazacağım
çünkü kendimi seni tanıyınca gördüm ben
sen benim aynamdın
ben sana hiçbir şey değildim

kerem ile mecnun 
leyla ile aslı 
bunu anlattım
anlamadılar

büyük ayrılık yaşadım 

ve şöyle yazdım:

"aşkın gören gözlere değil öpen dudaklara ihtiyacı var, 
anla! seni öpmek istediğim için beni öldürmek istiyorlar." 

ağzıma boşalttım gözyaşlarımı. tuzum genzimi yaktı. 

taş 2: kent monkman, jackson's hole, 2019, object

ilk seni gördüm. gözlerim yaratıldı ve gözlerimi açtım. bedenim yoktu daha. gözlerim ilkti. seni gördüm. ben kendimin bile bir parçası değilken gördüm seni. senin parçan olmak istedim. hayır. senin her şeyin olmak istedim. bedenim verilmemişti daha. gözlerim vardı ilk. o zaman istedim seni. her şeyin olmak istedim. sonra bedenimi verdiler. ben bedenimi çok sevdim. sonra senin bedenini verdiler. ben senin bedenini çok sevdim. sen gördün beni. bedeninle gördün. sen de istedin beni biliyorum. inkar etmedin. biz olduk seninle. bin yıl beraber olduk. bin yıl seviştik. çiçeklerimiz oldu, ağaçlarımız oldu, böceklerimiz oldu. biz ne zaman sevişsek doğa biz olurdu, biz doğa olurduk. seninleyken gece olmazdı. seninleyken bir gün hava karardı. bir gün diğer bedenler verildi diğerlerine. diğerleri diye bir şey vardı. biz bize göre çok farklıydık. biz farklılığımızı seviyorduk. onlar bize aynı dediler. onlar bizim aynılığımıza düşman kesildiler. bize göre onlar aynıydı hep. ve bize göre aynılık bir şey değildi. onlar sevmedi bizi. düşman oldular. kıskandılar. çiçeklerimizi kopardılar, ağaçlarımızı kestiler, böceklerimizi ezdiler. nefret ettiler bizden. onlar kafalarını duvarlara vurdu. duvarları aldı birbirlerine vurdu. birbirlerini aldı duvarlara vurdu. biz görmedik. biz ilkin görmedik onları. bizi ayırdılar sonra. ilk o zaman dedik "onlar kötü" diye. biz kimseye kötü demezdik. duvardı bize her şey ve her yer. anne devasa bir duvardı, baba devasa bir duvar, toplum devasa ve tanrı. bizi dört duvarla ayırdılar. bize dört duvar oldular. bir olmuştuk biz seninle. bütün olmuştuk. şimdi ben kendimi tamamlayamıyorum hiçbir şeye. ben vazgeçmezdim senden, dedim. sen benden vazgeçmeseydin.

artık ben yalnızlığımdan başka hiçbir şeyin parçası değilim.

ol! dedin.

ol!: yol ol, deniz ol, kapı ol, yok ol, yol ol, erkek ol, duvar ol, jesse james ol, al pacino ol, perde ol, devlet ol, kadın ol, siyah ol, uzun ol, şişman ol, dünya ol, çöl ol, kerem ol, hulusi kentmen ol, ev ol, direk ol, bas gitar ol, baston ol, mary shelley ol, rrose sélavy ol, vapur ol, deniz ol, şarap ol, gargamel ol, yosun ol, atom ol, süperman ol... hepsi oldum. hiçbirine yakışamadım. kendim oldum. kendime yakışamadım. 

dedin: ben senden vazgeçmezdim, dedin. ama canımı çok yaktılar, dedin.

anladım. bizi bize bırakmazlar bildim. kendi etimi yedim ve kendimi tekrar doğurdum. doğdum. doğdum, erkek dediler. yurdumu erkek belledim. ruhumu asla.

taş 3: kent monkman, pierre's hole, 2019, object

(çizmediğim resimlerin tasvirleri)

resim 1: bir tepenin en tepesinde bir adam. elinde renksiz bir bayrak tutuyor. diğer eli bileğinden ayrılmış ayağının dibinde duruyor. bileğinde bir şehir kurulmuş. ayağının dibindeki el özgürlüğüne kavuşmuş bir edayla adama bakıyor. adamın gözleri hüzünlü ama gururlu. bir tür vedalaşma sahnesini canlandırıyorlar. arka planda mezar taşı ve mezar taşına yaslanmış haç işareti.

resim 2: hızla üzerimize doğru gelen bir el. ardından gezegenler, galaksiler ve evrenler beliriyor. el görmüş geçirmiş bir tavır ile ilerliyor. elinde bir kağıt parçası var. (burada bir anlam karmaşası söz konusu. çünkü el tek başına, baştan aşağı el olan bir varlık. adam elinde bayrak tutarken "elinde bayrak tutuyor" diyebiliriz. fakat el tuttuğu her şeyi bütün varlığı ile kavrar. adam elinde tuttuğu bir şeyi öylesine tutabilir. hatta bazen varlığını bile unutur. fakat elden ibaret bir varlık öyle değildir. o yüzden adam elinde tuttuğu şeylerin kıymetini bilmeyebilir. el ise tuttuğu şeylere bütün varlığını adayacaktır.)

resim 3: el adama kavuşmuş durumda. aynı tepenin önünde dikiliyorlar. adam elindeki bayrağı ele (yani eline) vermiş. el tuttuğu kağıdı adama vermiş (bu elin bütün varlığını adama adadığı manasına gelebilir). adam kağıdı okuyor. okudukça gözleri büyüyor. sevinç ve şaşkınlık içerisinde. el bayrağı sabitlemiş. gururla adama bakıyor.

[-kağıtta yazanlar bizi yakından ilgilendirdiği için burada anılacaktır.-

"kesik el bir gün evrenin birinde bir profesör ile tanıştı. profesör ondan varlığını adamasını istedi ve o bütün varlığını ona adadı. bunun karşılığında profesör ona renklerin denklemini verdi. el bütün varlığı ile bu denklemi kavradı. denklem:

x= kırmızı ise, 
f(x) = 
"kapanmayan yaralardan akar nehir
ve baharı hediye eder bize aşık olmak 
aşık olmak kapanmayan bir kırmızıdır." 
x²= turuncu 
f²(x²)= 
"güneş batarken her şey aynı renge boyanır 
güneş batarken batar deniz kendi kendine 
her deniz dipten bakıldığında biraz da dağdır" 
x²+x= sarı
%50’si sarı olan x'in y ile toplamı da sarı ise, 
y= 
"kırılan bir dal demek isterdim 
düşerken kopan her şeye 
ve kırılan bir dala her şey demek isterdim"
f(x+y³) = yeşil =
"kül hece* ya da under pressure" 
sarı×kırmızı= mavi 
mavi=
"kaç dil değiştirdim fakir bir dokunuşla 
çadır kurdum kirpiklerine, ülkemsin artık." 
ve, 
f(x³+yeşil⅛) + 3Л** = mor ise, 
mor = 
"-şu samanyolu, dehşet güzel 
-bütün galaksilerin içindeyim" 
dir.] 

bir gün elimden ayrıldım. çok yaşlandım sen gidince. sen gidince renklerim soldu. bir gün elimden ayrıldım. yaşlanmaktan kaçmak için ayrıldım elimden. elim dönene kadar da yaşlanmadım. bir gün döndü elim. bana renkleri verdi. renkleri aldım bayrağıma sürdüm. bayrağıma renk geldi. yüzüme renk geldi. elime baktım. elim bileğime baktı. geldi şehrine kuruldu elim. elim bileğime tam oturdu. baktım yaşlılık bana göre değil artık. baktım özlem bana göre değil. haç işaretini aldım, elime verdim. haç işareti kayboldu. işte ben o günden beri ne zaman yağmur yağsa size hep gökkuşağı açtım. siz sevseniz de açtım sevmeseniz de açtım.

tepenin en tepesinde durdum. mezar taşıma bunları yazdım. oradan ayrılırken yüzüme düşen bir yağmur tanesi yüzümü kapladı.

böyle yazdım yağmur başladı 
gökyüzünde rengarenk haç işareti. 




*Bu şiirde Mabel Matiz yaşam tarzı ve cinsel yönelimi yüzünden rencide edilmemiş, kalbi kırılmamış ve bu şiirden kaldırılması akla dahi getirilmemiştir. Saygı ve sevgi herkese tavsiyemizdir.
** Л=3.14159 26535 89793 23846 26433 83279 50288 41971 69399 37510 58209 74944 59230 78164 06286 20899 86280 34825 34211 70679 ....


Çağla Çinili

Category : no 7
SON TANDA; PUGLİESE
“Milongadan sonra kahve içmek ister misin bir yerlerde? Yorgun olmazsan tabii…” Kaşları havada, üç tandadır1 gözlerini dikip izlediği kızıl Ukraynalı’ya bakarak cevapladı, “Bana gidelim, kahve var evde.” Boğazının gerisinde başlayan ağrı iki kaburgasını ayırarak midesine iniyor. Dönüp doğrudan adama baktı. Dalgalı saçları terli alnına perçem perçem dökülmüş. Beş parmağını geçirerek taradığı kırların başladığı çizgiden uzanan şakakları kırkların son çeyreğine özgü eskimişlikle çizgi çizgi. Kulağıyla ensesi arasında bekleyen küçük, beyaz açıklıktan kokusu yükseliyor. Parfüm değil, deodorant değil. Onun konusu. Baharatlı. Gelirim dese, hakikaten evine giderler. Kahve de yapar belki ama o kahveleri içemezler. Bunu biliyor. Bunu bildiğini adam da biliyor. Zaten o yüzden sürekli eve davet ediyor. Sonra? Evde kahveleri soğutmak kolay. Ya dışarıda bir fincan boyu konuşmak? Buna değmeyecek kadar sıkıcı mı? Filmler izler, kitaplar okur, sergilere gider zamanı oldukça. Yüksek lisansı yeni bitmiş, üç dili var. Bir fincan kahve bitene kadar dayanılmayacak bir sohbeti olamaz. Yoksa öyle mi? Ya da çok mu çirkin? Gözleri, dağılan pistten çivi topuklu ayaklarına doğru aktı, dün boyadığı tırnaklarından önce tarak kemiklerine sonra dizlerine oradan da uyluğundan kasıklarına uzanan yırtmacı taradı. Bacakları kalın belki, belki beli kalın. Giydiği elbiseler mi yakışmıyor? Ya kokusu? Geçen gün arkadaşları yumuşatıcı gibi kokuyor ne biçim parfüm dediler. Ağır, yaşlı işi bir şey mi sıkıyor yoksa farkına varmadan? Sözgelimi yanındaki adamın gözlerini gece boyu çalan şu Kızıl. İncecik bel, bembeyaz bacaklar. Saçlarının sol yarısı yanaklarına dökülüyor, sağ yarısı kulak arkasından ensesine kadar bir numara traşlı. Burnundan kulağına uzanan bir hızma takmış. Şal desenli beyaz şalvarının içinde mart sonunda açan kiraz çiçekleri kadar güzel. Muhtemelen yirmilerinin ortasında hatta muhtemelen başında. O, öyle bir kadını beğenir ancak. Modern, çağa ayak uyduran. Kızıl. Kısa saçlı. Yeşil gözlü. Burnunda hızması olan belki. Sütyen giymeyebilecek kadar diri göğüslü… Kısacası asla ona benzemeyen. Kendini üstü hurçlar dolu sandıkta sararmış patiskalar kadar ağır, sönük ve yararsız hissediyor.

Pist dört saattir onlarca çiftin durmadan döndürdüğü ronda2 yüzünden iyice yumuşadı. Kösele tabanlı pabuçlar bile dönemiyor. Cortina3  girdi, gece bitti bitecek. Son tanda mı, sondan bir önceki mi ne. Pugliese hâlâ çalmadı, belki sıradaki odur, Pugliese’siz milonga olmaz. Boyuna pistin hızıyla oynamadı DJ, yavaştan gitti bu gece. Sıkılan olmuştu muhakkak. Buraya gitmez düşük perde. Misal köşedeki tüysüzün içi geçti geçecek. Bütün gece aynı şişeyi kafasına dikti, öğrenci olsa gerek. Yanındaki adam, yaslandığı sandalyeden doğrulup boşalan piste doğru boynunu uzattı. Uzun salonun duvarlarını kaplayan aynalar dansçı nüfusunu iki katına çıkarıyor. On beşer saniyelik cortina aralarında salon daha hareketli, insanlar birbirlerine karşı daha güler yüzlü oluyor. Dakikalardır birbiriyle dans etmek için bekleyenler, birileriyle dans etmek için bekleyenler, dans etmeyi bırakıp oturmayı bekleyenler birbirine karışıyor. Pistin cortina trafiği hızlandırılmış bir kavşak manzarası kadar karışık, neşeli. Adam geriye attığı omuzlarının üstünde ileri uzattığı başıyla Kızıl’ın iri gözlerini bir, eğer mümkünse iki, tandalığına yakalamaya çalışıyor. Gecenin başından beri salonun dört bir yanında neredeyse köşe kapmaca oynamalarına rağmen kadınla göz kontağı kurup da onu dansa kaldırmayı başaramadı. Kızıl, pistteki partnerine ellerini arkaya bağlayıp başını eğerek teşekkür etti. Köşedeki bara gidip pipetli kokteylini aldı. Gözleri elindeki kadehte. Israrla bakmıyor adama. 

Gece boyu dansa kaldırır ümidiyle bu sandalyede, onu bekledi. Ne onu adım adım takip edip salonu gezdi ne de kalk dans edelim dedi. Beklentisini hissettirmemeye çalışarak oturup salak gibi bekledi. Kızıl’ı kovalaması, bu arada bazı tandalarda pistte dönmesi bitince yanına gelmiş, “naber, gel sigaraya çıkalım” diyerek elini dizine koymuştu. İçi erimişti o an. O da bunu biliyordu. Onun bunu bildiğini bilmesiyle ilgilenmiyordu ama. Sırf bu yüzden o eve gitmeyecek. Bütün gece son tandada dans etmek için onu dansa kaldırmadığını düşünse fazla iyimser mi davranmış olur? Karşılaştıklarında çok çok yakın davranıyor, sarılıyor, sarılırken kulağına “özlemişim” falan diyor, gözlerine uzun uzun bakıyor. Hatta az önce sigara içerlerken de böyle yaptı, hatta ağzındaki sigarayı ona uzattı, hatta tereddüt ettiğinde izmariti ters çevirip dudaklarının arasına yerleştirdi... İnsan hoşlanmadığı birine ağzındaki sigarayı vermezdi sonuçta. Acaba son tandayı onunla yapar mı? 

Adamın yana kayarken kendine çarpmasıyla irkildi. Kafasını çevirince uzun, sarı saçlı bir kadına yer açmaya çalıştığını gördü. Şimdi iki sandalyede üç kişi oturuyorlar. Adam kıçını ona dönmüş, bir kolunu kadına dolamış. “Nasılsın görüşmeyeli” diyor. “Sigaraya çıkalım mı?” Göğüs kafesini yaran sancının yerini yanmaya bıraktığını hissediyor. Tam kalbinin olması gereken yerde alev alıp köpüren bir kütle. Sandalyeden de düştü düşecek. Bunu fark eden adam dünyanın en düşünceli adamı ifadesini takınarak boştaki eliyle onu meme altından sardı. Diğer eliyse sarışının dizinde. Başparmağı dizin üstünde usul usul gidip geliyor… Kendini, o dizin üstünde küçük daireler çizen parmağın adama ait olmadığına ikna edemiyor. Nefes alamıyor, midesindeki şarap gırtlağına tırmanıyor.

“Son tanda! Pugliese...” 4

Gözlerinin dolmasına izin vermemek için şiddetle kafasını çevirdi. Hiddetle kısılan gözleri bir çift yeşil gözle kesişti. Tüm gece yanındaki adamla birlikte izlediği o kadın. Gülümsüyor. Hiç düşünmeden tek kaşını kaldırarak cabeceo5 yaptı. Kadın oturduğu iskemleden inerken, o da adamın elini ittirerek hışımla girişe yürüdü. Saatlerdir ruganı etini kesen çivi topuklu ayakkabılarını fırlatıp kasanın yanındaki koli bandını aldı. “Cart” sesine aldırmadan bandı her iki ayağına da ayrı ayrı tarak kemiğinden tabanı enlemesine saracak şekilde üç kere doladı, kalan ruloyu kasa kilidine takılı anahtarla kerterek kopardı. Sonra kadınla birlikte piste doğru yürüdü.

Ne düşünmesi gerektiğini bilmiyor. Sadece kızgın. Çok kızgın. Damarlarının içinde kan yerine ateş akıyor gibi kızgın. Aşk bu kadar aşağılık hissettiriyorsa bir sorun var. Sorun nerede? Yumuşatıcı gibi kokan, yirmi dakika sohbet edilecek kadar tahammül edilemez, kart zevkli kendinde mi? Yoksa her boşlukta onu manipüle ettiğini bildiği ama her seferinde belki bu sefer farklı olur diye yaklaştığı şu andropozlu pezevenkte mi? Kendinden bir karış kısa yüze göz ucuyla baktı. Elmacık kemiklerinin üstündeki çiller, yüzüne vuran Galata Kulesi ışıklarından kristal tanelermişçesine parlıyor. Islak saç köklerinden kurtulan tüyler ebru teknesine dağılan desenler gibi kıvrılarak terli alnına döşenmiş. İki iri zümrütü çevrelercesine kıpırdayan kirpikleriyle, iyilikle gülümsüyor. Hakikaten çok güzel. Bu kadar güzel bir insana istese de haset duyamaz. Şimdi karşı karşıyalar. Tüm gece yanındaki manipülatif göt lalesini, şükürler olsun, ısrarla görmeyen kadın, gecenin son ve en güzel tandası için karşısında dikiliyor.

Un Tango Para El Recuerdo’nun ilk vuruşu tüm göğüslerin kulak kesildiği salona akarken birbirlerine usulca yaslandılar. Sarılmaya alıştığı soğuk ceketli sert omuzların aksine ona yaslanan gövdenin yumuşaklığı hem çok tanıdık hem de çok yabancı. Kendisine uzanan kolların altından sağ elini uzatıp yumuşak gövdeyi yasem in asması gibi sardı. Sol eli, sarıldığı gövdenin sağ eliyle buluşup yere bakan dirseklerle bir çerçeve yarattı. Onlar için saatler, rondada akan çiftler için saniyeler, esasında tam otuz üç saniye tutan süre boyunca kökleriyle toprağı yaran, başlarıyla göğe uzanan başaklar gibi oldukları yerde salınıp oldukları yerle ve birbirleriyle şarkıya karıştılar. Dans etmek güdüsünün içinde kadük kalmış eylemsizliğin gücüne inanarak durdular. Duymanın, dinlemekle mümkün olacağını bilerek durdular. Bir daha asla duramayacaklarmışçasına durdular. 

                                                                                                       “Cuando vine pa´ este barrio, de la mano de mis viejos…”6 

					
Vücudunda biriken tüm ateşi ve öfkeyi yavaşça göğsünden karnına doğru iterek kasılan karın kaslarında topluyor. Şimdi kalçası kontrollü fakat serbest. On parmağı ve iki tabanı ile tutunduğu zemini her santimiyle hissediyor. Karnındaki ateşi uyluklarına yönlendirerek başparmaklarına doğru iç bacaklarının tüm hattını tatlı tatlı yakan kasları geriyor. Bedeni yalnızca ruhunu taşıyan etten ve boş bir kütle değil. Yaşayan, yaralanan, iyileşen, büyüyen ve hissettiklerini yansıtan bir mucize. Yalnızca mevcut hacmi ve kütlesiyle sınırlı, değişkenleri çalan şarkıya, çerçevesine aldığı bedenin uyumuna, pistin durumuna, kaslarının formuna bağlı ihtimaller mucizesi. 

Kapattığı gözlerini yolunu görebilmek için araladı. Ağırlığını sola verip göğsüyle çerçevesine aldığı kadını ilk adıma çıkardı. Ilık, yoğun bir havuzun içinde yürürcesine ağır, kuvvetli… Yürüyor, dönüyor, yıllardır dans ediyor olmanın verdiği alışılmış cesaretle birbirlerinin bacaklarına dolanıyorlar. Terli sırtları en küçük karşıt enerjiye duyarlı, artan ısıyla tepki veriyor. Omuzların başlattığı dönüşlere kalçalar devam ediyor, ucuna ağırlık bağlı olan birbirine dolanmış iki halatın hızla çözülüşü gibi dev bir burguya dönüşüyorlar. Tanda boyunca şarkılar arasındaki saniyelik boşluklar Un Tango Para El Recuerdo’dan 

                                                                                         “...Menos mal que Dios ha puesto una flor en mi camino
                                                                                                   Perfumando mi existencia el amor de una mujer…”			

Cascabelito’ya yürümeleri, 

“...Cascabel, Cascabelito;
                         ríe, ríe y no llores
                                           que tu risa juvenil
                                                       tenga perfumes de tus amores.
                                                                              Cascabel, Cascabelito;
                                                            ríe, no tengas cuidado			
                                           que aunque no estoy a tu lado					
              te llevo en mi corazón…” 7								

oradan Que falta que me hacés’e uğramaları 
                                                                   “...Qué ganas de encontrarte		
                                                                               después de tantas noches.
                                            Qué ganas de abrazarte,				
                                                    ¡qué falta que me haces!...			
                  Si vieras que ternura							
que tengo para darte,									
             capaz de hacer un mundo							
                                                 y dártelo después.					
                         Y entonces, si te encuentro,						
              seremos nuevamente,								
        desesperadamente,									
los dos para los dos...” 8	
							
ve en son A Evaristo Carriego’da uyanmaları için üzerine basılacak birer bağlaç. Kontrol onda. Bir çerçeve ne kadar akışkan olabilirse o kadar akışkan. Bir çerçeve eğilmeden ne kadar bükülebilirse o kadar kıvrılıyor. Kumral saçları firketelerden kurtulmuş, farkında bile değil. Sağ eli kavradığı sırtın derinliklerine gömülü, atan kalbi avuçluyor. Burun kanatları tüm salonu içine çekmek istercesine gergin. Akan rimeli teriyle yuvarlanarak gerdanına inmiş, kaşları çatık. Bembeyaz yüzü karanlık pistte doğan, büyüyen, dolan ve küçülüp kaybolan bir dolunay. La Cumparsita9 başlarken nabızları hızlanıyor. Pugliese’nin dramatik geriliminin yerini D’arienzo’nun dominant fakat akışkan notaları alıyor.10
Artık bacakları o kadar kontrollü olmak zorunda değil. Serbest bıraktığı dizleri bandoneon ve piyanonun telaşsız fakat hızlı ritmini kas hafızasıyla takip ediyor. Düşünmüyor, planlamıyor, şarkının her ritmini yakalıyor, basıyor, pistten aynalara doğru fırlatıyorlar. Birinin boleosu11  diğerinin sırtını çiziyor, birinin ganchosu12 diğerinin belinde patlıyor. Aldıkları her pivotta13 yumuşamış zemin göçüyor, adımların ardında uzayan, siyah çizgileri kalıyor. Zemini tepiyor, boşluğu tekmeliyor hatta artık iki kalpli, dört bacaklı ve dört kollu bir hayvan gibi şarkıyla dalaşıyor, dururken biriktirdikleri ne çok yağmur varsa yüklü bir bulut gibi piste boşaltıyorlar. 
14
Bandoneon’un her soloda neşeden hırçınlığa evrilen sesi piyanoyu bastırarak sona erdi. Uçuşan tozların bile havada donduğu o an, tüm salonda sessizlik bile susuyor. Sonrası uyanış. Sonrası kenetlenen ötekinden, usulca çözülüş. 
Kadın, kollarını çözer çözmez kaşlarını çatıp yere baktı. Veda etmekten çok, sır verip kaçarcasına boynuna sarılarak konuştu, “Your perfume smells amazing. Is it jasmine?” sonra cevabı beklemeden dönüp gitti. Giden kadının ardından bakakaldı. Duyduğu şeyi doğru anlayıp anlamadığından emin olamıyor, emin olmadan da hareket edebilecek gibi hissetmiyor. Gece bitmişti. Son tandadan sonra kimse fazla beklemez. Kulenin çevresini dolanan rüzgâr açık pencereden girip terli sırtına dokunuyor. Ardından gidip duyduğu şeyi teyit etse mi yoksa boş verse daha mı iyi?

“Sakın bir daha yapma.” İrkilerek döndü. Müdavim milongueralardan15 biri. Eskilerden. Daha evvel bir ya da iki kez konuşmuşlardır. “Neyi yapmayayım?” Kadın gözlerini devirerek cevapladı, “Avrupa’daki queer tango milongasında değilsin, lokal milongalarda kadınlarla dans etme.” Anlamıyor, “Neden ki?” Elini montlarını giyip sırtlarına ayakkabı çantalarını asmış adamlara doğru sallayarak büyüyen ağzıyla cevap veriyor kadın, “Türkiye burası. Seni lezbiyen zannederler, dansa kaldırmazlar. İyiliğin için söylüyorum.” 

İyiliği için onu uyardığını söyleyen kadına bakıyor, köşede kendisine anlaşılmaz gözlerle bakarken diğer yandan dizini okşadığı sarışına montunu giydiren adama bakıyor, daha iyi dönebilsin diye ayaklarına doladığı bandın çatlamış yüzeyine bakıyor, ay ışığının aydınlattığı Galata Kulesi’nin iri pencerelerine bakıyor ama anlamıyor. Bütün bu tuhaflıklara anlam veremiyor. İnsanların büyük kısmı anlam veremeyeceği kadar çarpık düşünüyor. Dans ediyor olmanın hatta âşık olmanın, bedensel ve duygusal dokunulmazlıktan feragat etmek anlamına gelmediğini kabullenemeyen insanlara dansın cinsiyetsiz olduğunu anlatacak dermanı kalmamış. Eşli danslarda kadın ve erkek olmadığını, takipçi ve lider olduğunu anlatmaktan iflahı kesilmiş. Sinirlenmek istiyor, sinirlenmesi gerek. Sinirlenemiyor. Parfümü burnuna güzel güzel kokuyor çünkü, o an dünyanın en güzel kokan kadını o. Gülümsüyor, “Seninle iyi dans ettiğin için değil de sadece lezbiyen olmadığın için mi dans ettiklerini düşünüyorsun?” Kadının ağzı büzülüyor, gözleri büyüyor, “Konu ben değilim! İnsan gibi uyardık işte, dans edecek adam bulamazsın.” Omuz silkiyor sakince, “Siktirsinler.” 

Hafiflemiş fakat ağrıyan tabanlarının keyfini sürerek masasına döndü. Telefonunu çantasına attı, ayakkabılarını alıp çift bölmeli saten kılıflarına yerleştirdi. Bot bağcıklarını bağlarken bir ıslıktır tutturdu. Saten kesesini omzuna atmış vaziyette beş kat merdiveni Cascabelito’yu üfleyerek indi. İndikten sonra ağır giriş kapısına tam asılacakken arkasından bir çift ayak sesinin koşar adım yaklaştığını duydu. “Hey!” Sese döndü. Yine o. Az evvelki iyicil gülümseme. Yetişmek için koşmuş mu? Konuşurken üç kelimede bir derin derin nefes alıyor. Yüzü yine kızarmış, terlemiş, parlıyor. 

“It’s almost 3 p.m. I don’t know which cafes are open at this time, but there should be some open places close to the tower. Would you like to have some coffee with me if you don’t have a better plan?”
  1. Çiftlerin bir tur dansı için sıralanmış 3 ya da 4 tango, milonga ya da vals şarkısından oluşan demet.
  2. Milonga pistinde saatin ters yönüne akan, dansçı çiftlerin dans ederken oluşturduğu geniş çember. 
  3. Partner değiştirmek ve dansı bırakmak üzere verilen 15 saniyelik mola boyunca çalınan, tango olmayan şarkılara verilen genel ad.
  4. https://open.spotify.com/playlist/6Jhjh5IqeWrYlGvCRJQXaA?si=d98ddf5b5e244c0f
  5.  Dans gecelerinde uzaktan göz kontağı ve baş hareketleriyle dans partnerini dansa davet etmek.
  6. Jorge Maciel - Orquestra Osvaldo Pugliese, “ Un Tango Para El Recuerdo”, 1957, 33. saniye
  7.  Jorge Maciel - Orquestra Osvaldo Pugliese, “Cascabelito”, 1955, 59. saniye
  8.  Jorge Maciel - Orquestra Osvaldo Pugliese, “Que falta que me hacés”, 1964, 1:17. saniye
  9.  Milonga gecelerinin yalnızca başında ve sonunda çalınması gelenekselleşmiş, tüm zamanların en çok bilinen tango şarkısı.
  10. Juan D’Arienzo y su orquestra tipica, “La Cumparsita”, 1937, Bandoneon, 1:52. saniye
  11. Tango term.- kırbaç
  12. Tango term.- çengel
  13.  Tango term.-dönüş
  14. Juan D’Arienzo y su orquestra tipica, “La Cumparsita”, 1937, Bandoneon, 3:31. saniye
  15. Sosyal dansçı kadın

Elif Karık

Category : no 7
atmosferik dans
dertop olmuşluğunu aç
sıkı durmaz artık hikayem
motivlerim herhangi bir sabah
herhangi bir yağmur damlası
arbedesi herhangi bir
olanakları olasılıkları

		kumaşlara dolanan parçalarım 
		sokağın çöpleri ve kuşlarıyla uçuşuyor
		huzursuz sağlamlığın iğnesi bedende yürüyor

aciliyeti bıraksa hemen.içiçe geçmiş tuhafları gerçektir.aynadan çıkıp felaketlerle boğuşuyor.felaketten sonra da başının çaresine bakacak.sıradan birini, olmayan birini, zamana duyarlı, derisi akıp gitmiş birini toparlamaya çalışarak gerçek zamanı kaybettim.topladığım kadarını aynadan içeri soktum. otuz yıldır birlikte yaşadığım birine sordum kimsin.müjde

anahtar ağzımdaydı.olaylar dilin üzerinde koptu fakat dil istediğini anlatamadı.doğaüstü çığlıklarla doldu.sade bir insan yaşamı diyebilirdim.orda ellerin akılalmaz şekillerine hayran olurdum.orda havai dalgalanırdım.can havli aynaya da koşardım.izlesen hareketlerim rüyalı.

iğne yürürdü.plastiğe denk gelirdi.plastik bacak et bacak yok bacak.kopmuş parçasıyla çağrılan biri.kendi yolunu baştan başlar.gezinedursun bu akışın her noktası tek.bahçesi açık nefesin peşinden koşuyor. orda midemi onur ve yasla dolduramam.

iğne yürürdü yoklamaya açıladuran kıvrımları.o kıvrımlar ötekiler meydanında toplanırdı.meydan her evin ortasına kurulurdu.şekli ve hacmi yok denenmiş anları var.yer değiştirir çınlamaları. gramer bilmez perform iğne yürürdü

parmaklarımdan yolları. dışarı attı atılacak basıncı.vücudun uçları iyi birer çıkış noktası.dokusu taşlık.iyi bir anlatıcı.kımıldanırdı her zaman.sesler spiraller yaşlar ardında dağılırdı, karışırdı, havayı yapardı. varkalışı pervasızdı.

iğne yürürdü.







Şiyar Onur

Category : no 7
Baba Katli

oğlanlığımın uzak esmerliğiyle karşı
durduğum bu muktedir kargaşanın ağırlığı
seccadeler yasinler ve en güzelliğiyle
yusuf’un omuzlarımdan söküp alamadığı
muzaffer bir adam olma hülyası
bıyıklarından çekip yere çalmalı bu tanrıyı
kravatların boğan eğdiren penisliğini
arz etmedim bilgilerinize efendim ve sakallı
bir yüze dokunmanın içimi acıttığı
nereden de çıktı hiç
bir babanın ibne olamayacağı
helaktır madem müsrif çocuklar
lut yerinden yansın bu ateş
unutulsun eve dönüş ki hep sarı
anlaşılsın artık aşktan
gayrı bir ilah olmadığı

bir damla gözyaşı uğruna düşlenen intihar misali
büyüsün içimizde           baba katli




Jill McDonough

Category : no 7
SABAHIN ÜÇÜ
Taksi şoförümüz Somali’nin buradan nasıl
daha iyi bir yer olduğunu anlatıyor bize çünkü biz İslam’da katilleri infaz ederiz. 
Böylece, daha az cinayet işlenir. Ama orada iç savaş 
yok mu şu anda? Bir sürü cinayet olmuyor mu?
Evet, ama genelde orası daha iyi buradan. Şimdi 
değil ama, çoğu zaman. Bize sistemin 
ne kadar akıllı olduğundan 
bahsediyor, yalancı şahitlik yapmanın 
zorluğundan. Kafalarımızı sallıyoruz. Çok şey öğreniyoruz. 
Diyorum ki – artık eve yaklaştığımızda – peki, 
ya biz? Birbiriyle evli. İki kadın.  
Alınmayın, diyor, büyük ciddiyetle. Ama adamla
adam, kadınla kadın: Halka açık 
infaz demek. Kafalarımızı sallıyoruz. Southeast Corridor*
boyunca kısa bir sessizlik yaşanıyor. Sonra diyorum ki, Evet, 
ülkemi seviyorum. Bu onu güldürüyor; hep birlikte gülüyoruz. 
Alınmadık, diyor Josey. Seni seviyoruz. Bence biz bazen 
Eşcinselliğin Kelamını yayarak herkesi gay olmaya çağırıyoruz.
Taksi kahkahalarla sallanıyor, bir nevi 
ölmemizi isteyen zavallı adam deli olmadığımız için rahatlıyor.
İkimiz onu teselli ediyoruz, rahatlatıyoruz, 
gülmesini istiyoruz. Ona Ülkemizi seviyoruz, 
diyoruz. Ve ona bahşiş veriyor Josey. Yüklü bir bahşiş.



Türkçesi: Kerim Atay


——————
*Southeast Corridor: Orta Atlantik ve Güneydoğu Amerika Birleşik Devletleri'ndeki mevcut demiryolu hatlarını Washington DC’den Boston’a uzanan ve Northeast Corridor olarak bilinen mevcut yüksek hızlı tren koridoruna bağlaması planlanan demiryolu projesi. 



Zeliha B. Cenkci

Category : no 7
                              Henüz Dikilmemiş Bir Karadut Ağacı
Çanlar Ayasophia’da çaldığı zaman, ölümümün yasını tutacaksın, bekle bir müddet
Tohumlarımda ancak o zaman insanın tükürmediği sudan gelen şehvetli bir kudret
Olacaksın! Yakındır elbet, yeniden buluşmamız, işte o zaman dalımda onurlu bir cinnet
Güney illerinde sürmanşet…Yazılacak! Ne kaldıysa sana yokluğumu hissettirmeyecek
Bulacaksın! Hükümet kalıntılarını, meşk hayatını dillere pelesenk eden pul soyluları
Bir vakit geçecek önünden çiftçiler ağlamaklı, soğan kökleri istemeyecek yeşermek
Nedensizlik destursuz girecek kapından artık, benim köksüzlüğümde kayıp kıyameti
Koparacaksın! Kendinden başkasından ummazken medet, kul israfına alet siyasete
Karşı duracaksın! Bana dökmek için tatlı suyu, öksüreceksin tuz ruhunu aklında kuşku
Çalışacaksın! Kahveni yeniden dolduracak, beni hatırlamamakta bulacaksın huzuru 
Türkiye Abi’yi, deniz cesetlerini, mafyadan hallice devleti ricalini, hırsla budayacaksın!
Yasal uyarıcılardan kuvvet al, büyütmek zorundasın yerlere dökecek de olsam dutlarımı
Hava ben gibi kararacak! Ay ayrılığımıza ağlamaklı, yıldızlar kayacak hasret suretli odana
Şiirinden geçen insanlar o zaman imrenerek bakacaklar sana, sendeki dünya kalıntısına
Geçmişinde bir kar küresi var biliyorsun, kırık cam parçaların yoğuşuyor, bazen yağıyorsun
Bıraksan da kendini Güney’e doğrulan ilk denize, sen yüzmek isterken dönen tekerleklerinde
Yorgunluğunun sesi acı bir güneşle kavrulacak! Ben işte onu duyacağım sana bakamadığımda
Handan otu ıslanırken sirkede, böreğin üzerine biraz daha çörek otu artık benim için değil
Salınacak, soyunacaksın! Bana, sanki yeniden uzatışın o tarçınlı keki, uzak bir hayal değil 
Bunların hiçbiri paranoyakça, histerik, hastalıklı değil, sana verdiğim duyguyu bir sır gibi tut
Mahallene bir koku daha duyur duvardaki çirkin yazıları vur, Taksim’e koştur sen bir haydut 
Hep gördüğün ve benimle olan rüyalarınla onları korkut, aşılar ağırdı, sırtında koca bir çanta 
Hatırlayacaksın, hatırla! Kollarım hiç ağır gelmezdi sana, ıslanmıştım ölürken ağzımda salya
Kabullenme bu gidişi, ağacımın arkasına saklanmayı bırak! Yaprağım sıcak, hava parlayacak 
İnanmayacaksan yeniden gelişime bir silah doğrult bana, erittim Kuzey dağlarındaki karları
Cürmüm budur, ama sen ılıman ve tropikal ve nemli bir iklime aitsin orada kalmanı isterdim
Ne varsa sana aşık İstanbul’da, onların kökünü kazı, sil defterlerinden, beni var say isterdim
Sulandıysa buzulların şimdi sen hatırlat bana, o yaban evine izinsiz girdiği için vurulan geyiği
Kahkahalarla gül terini doldururken beyaz bir bardağa! Ah her şey sepya, bu masa, bu tahta
Beni çıkartmadığın balkon, bana açılmayan bahçe ve kapı…Sakinleştirme aklını, beni duyma!
Bakma bana, sav beni başından, naaşımı bir uyduyla yolla arşa ama elvedayı benden sakınma!
Sen sur ne zaman üflenecek diye beklerken yatağında döneceğim toprağa, ‘an karibi’z-zaman!  
Sen ve ben birbirimizin yanlış kararlarıyız, beni oldurma, çanlar Ayasophia’da çaldığı zaman! 





@