"UZUN BİR KAZA"
2020 COVİD-19 SALGINI ÜZERİNE JALE ÖZATA DİRLİKYAPAN İLE SÖYLEŞİ

1. Salgın imgesi/kavramı sizin için ne ifade ediyor?

Sanırım çok da üzerine düşündüğüm bir kavram değilmiş “salgın”. Gündelik hayatlarımızda en fazla grip ya da ishal salgınlarıyla falan karşılaşırdık. Ciddi etkileri olan salgınlar geçmişte kalmıştı, olsa olsa distopik filmlerde ve romanlarda karşımıza çıkıyordu. Ya da sözcüğün metaforik kullanımlarını duyardık.

Şimdiki salgına herkes kendi yaşantısı, hayata bakışı ekseninde tepkiler veriyor şüphesiz. Sanırım ben imgeden çok bir “olay” olarak algılıyorum salgını. Hele ki bizzat içinde yaşadığımız şu sıcak dönemde henüz zihnimde net bir görüntüye/imgeye dönüşmüş değil. Olsa olsa şu üç boyutlu ve hareketli görüntüsü canlanıyor zihnimde. Tiksinti veren ve aynı anda merak uyandıran o girintili çıkıntılı canlı “şey”. Hissettiğim bu tiksinti Kristeva’nın iğrenç olana dair söylediklerini aklıma getiriyor. Şöyle diyordu Kristeva: “Dışkılar-akıntılar ve dışkıya-akıntıya benzeyen şeyler (çürüme, enfeksiyon, hastalık, ceset vb.) kimliğin dışından gelen tehlikeyi temsil ederler: ben-olmayanın tehdit ettiği ben; dışı tarafından tehdit edilen toplum; ölümün tehdit ettiği yaşam”. Tabii Kristeva’nın saydıkları gibi göze görünen bir şey değil bu virüs. Kurguları saymazsak, ölümcül etkilerine tanık olduğumuz ve bu yaygınlıkta bir görünmez tehditle ilk kez karşılaşıyoruz. Üstelik etkileri, belirtileri kesinlik taşımıyor. Kimisi virüsü taşıdığını bile anlamazken, kimisini haftalarca solunum cihazına bağlıyor, öldürüyor.

2. Bu salgın deneyimini, daha önce yaşadığınız herhangi bir deneyimle özleştirdiğiniz oluyor mu?

Hayır. Çoğumuzda şok etkisi yaratmasının, kaygılar uyandırmasının nedeni de tam olarak “daha önce yaşadığımız hiçbir şeye benzemiyor oluşu” aslında. Birdenbireliğiyle başımıza gelmiş bir kaza. Ama ne zaman sona ereceğini bilemeyişimizle, kısmen öngörülemezliğiyle “uzun bir kaza” olacağa benzer. Şehrin tümünde değil de nerede olacağını bilemeyeceğimiz farklı bölgelerinde her gün gerçekleşen depremler gibi.

3. Karantina deneyiminiz nasıl gidiyor?

Bu dönemi herkes farklı yaşıyor elbette. Sınıfsal ve cinsiyete dayalı farklılıklar daha da belirginleşti. Eve kapanmanın, kapanabilmenin bir vicdan yükü var. Ekonomik nedenlerle bunu yapamayanlar ile yapabilenler arasındaki fark, kendini acı ve büyük bir öfke uyandıracak ölçüde duyuruyor. Karantina yerine “koza” diyelim diyenler, “evde kal” mesajı veriyor pozunda lüks evini gösterenler vs. bu süreci sokakta ya da iş yerinde geçirmek zorunda olanlarda ve onlarla özdeşleşebilenlerde öfke yaratıyor şüphesiz. Bu eşitsizliği böylece ortaya koyduktan sonra “bireysel” karantina deneyimlerinden söz etmek bana zor geliyor. Sanırım söylediğim her şeyi o evde kalamayanların gözüyle de okuyacağım için. Bu süreçte o gözler içime çok işledi benim. O gözleri hep üzerimde hissediyorum. Suçluluk duyarak eve kapanıyor olmanın kime ne faydası var bilmesem de...

Çok büyük fark olmadı hayatımda. Evde olmayı hep daha çok tercih ettiğim için belki. Karantinadan önce de ders, toplantı, görüşme vs. olmadığı günlerde evde, diğer günlerde üniversitedeki odada kapanıyordum zaten. Ancak kızım da okula gidemediği için gündüzleri ona daha çok vakit ayırmamız gerekiyor artık. Daha çok yemek pişirme, daha çok temizlik, kaçınılmaz. Ama idare ediyoruz.

4. Sizce karantinada yaşadığımız şey gerçek bir yalnızlık deneyimi mi?

“Gerçek” bir yalnızlık deneyiminden kasıt, isteyerek yalnız kalmak, kabuğuna çekilmek gibi bir şeyse, değil kuşkusuz. Evde yalnız kalabilenler için zorunlu bir kapanış bu. Sonuçları herkes için farklı olacaktır, ama gözleyebildiğim kadarıyla mecburiyetin getirdiği bir yavaşlama, içedönüş ve sorgulama söz konusu çoğu kişide. Her günkü yapıp etmelerimizin, alışkanlıklarımızın ortadan kalkması ve bize sanki hep yapabilecekmişiz gibi gelen şeyleri artık öyle kolayca yapamayışımız, kurduğumuz düzenleri bozdu. Sistemler bozulunca, yara alınca ya da o sisteme çomak sokulunca, malum, varlıkları üzerine düşünmek de daha mümkün olur. Şimdi karantinadaki yalnızlığın temel gündemi bu bence: Ben daha önce ne yaşıyordum? O yaşantıdan memnun muydum? Nelerden şikâyetçiydim? Sızlanıp durmamı gerektirecek önemde miydi bunlar? Peki ya neleri kanıksamıştım? Kanıksayacağım kadar önemsiz miydi bunlar?

5. Karantina sürecinde herkesin düşünsel gelişime yönelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Entelektüel aktivite sanki buna indirgenmiş gibi...

Modernlik büyük oranda hızla tarif edilir. Adına hakikat-sonrası, geç kapitalizm, modernite-sonrası, ne dersek diyelim, içinde yaşadığımız çağda da hızın hem dayatılması hem arzusu hayatlarımızı çoktan ele geçirmiş durumda. Toplumun bir kesiminin (ama çok da büyük olmayan bir kesiminin) karantina sürecini “kendini geliştirme” imkânı olarak görmesi farklı şekillerde yorumlanabilir. “Uzmanlar” tarafından sürekli dile getirilen ve artık kabak tadı veren “kendini geliştirme” söylemi, “kendine yatırım yapma” gibi kapitalist düzenin arzu ettiği bencilce bir ima içeriyor. “Aman sakın zamanını boşa harcama!” Elbette işsiz kalanların ya da riskli mesleklerde çalışmayı sürdürmek zorunda olanların varlığı, bu imayı çok daha sevimsiz kılıyor. Sanırım diyalogları bir şekilde sürdürebilmek, kolektif bir çıkış, kolektif bir “gelişim” imkânı arayabilmek gerek. Hiçbir şey olmamış gibi, sanki tam da şu anda başımıza çok olağandışı, üstelik en büyük nedeni “kendine yatırım yapma” söylemini üreten sistem olan bir şey gelmiyormuş gibi bireysel gelişimlere odaklanmamızı salık verenler oldukça sinir bozucu olabiliyor.

Öte yandan, kaygıyla baş edebilmek, sosyal medyanın zaman zaman depresiflik tonu yoğunlaşan, kaygıyı artıran gündemine takılıp kalmamak için bu süreci daha çok kitap okuyarak, film izleyerek, ne bileyim, dil öğrenerek geçirmenin bir sakıncası olamaz kuşkusuz. Hangi söylemin içinde kalarak bunları yaptığımız, hayat içinde duruşumuzu da ele veriyor aslında.

6. Bazı düşünürler sıkılmanın boş bir iç dünyanın sonucu olduğunu ima ediyor, sizce bu doğru mu? Yoksa elitizm kokan bir düşünce midir sıkılmanın eğitimsizliğin sonucu olduğunu düşünmek?

Sıkılmanın tek bir hali yok. Farklı farklı sıkılmalar var. Aşırı dolu bir iç dünya da sıkabilir kişiyi, sadece dış dünyanın gerçekleriyle dolu bir içle yalnız kalınca ne yapacağını bilememek de. Burada kastedilen ikincisi sanırım. Herhalde, okumayı, izlemeyi, kendi kendine kalmayı sevmeyen bir insan bu süreçte daha çok sıkılacaktır. Yapılacaklar çok sınırlı olacaktır çünkü. Ama bir şekilde zihinsel ya da fiziksel üretimini sürdürmeye çalışan, hayatını zaten böyle yaşayan kişilerin sıkılması, en azından daha uzun zaman alacaktır. Bu meseleyi doğrudan eğitime bağlamak ve bir genellemeye varmak pek doğru gelmez bana.
Kişilerin varoluşuyla, kendilerini hayatta nasıl konumlandırdıklarıyla, evdeki mecburiyetleriyle, dışarıdaki alışkanlıklarıyla vs. o kadar ilgili ki bu “sıkılma” meselesi, böyle hızlıca bir sonuca ulaşmak zor.

7. Catherine Malabou, Covid ile ilgili yazısında Rousseau’nun karantina anılarına değiniyor. Buna göre Rousseau gemide diğerleriyle birlikte, açık havada karantinaya girmektense; penceresiz, soğuk bir binada tek başına karantinaya girmeyi tercih etmiş. Hatta bunu seçen o gemideki tek kişiymiş. Siz olsanız gemide diğerleriyle birlikte olmayı mı tercih ederdiniz yoksa binada tek başınıza olmayı mı?

Sen söz edince yazıyı okudum. Benim için yanıt gemide kimlerin olacağına ve dilediğimde çekilebileceğim bir kamaram olup olmayacağına göre değişir. Yalnız kalmak benim için oldukça önemli bir ihtiyaçtır çünkü. Ama Rousseau geminin haşerelerle dolu oluşundan falan söz ediyor. Tercih edilesi bir şey değil gibi. Öte yandan Rousseau’nun kitapları, kalem ve kâğıtları yanındaymış. Bu şekilde 21 gün kökten bir yalnızlığı da tercih edebilirdim sanırım, bilemiyorum.

Burada bana asıl ilginç gelen başka bir şey var. Rousseau şunları söylemiş bir düşünür: “Mutlu insanlar, sizin festivaliniz açık havada, gökyüzünün altında bir araya gelip kendinizi tatlı duygularınıza bıraktığınız festivallerdir. Peki bu kamusal gösterilerde gösterilecek olan nedir? Buralarda insanlar birbirlerine kendilerini göstereceklerdir.” Elbette sanat bağlamında söylüyor bunu. Ama yine de Rousseau gibi festivalci bir düşünür, penceresiz kapalı bir ortamı açık havaya tercih etmişse mutlaka haklı nedenleri vardır.

8. Lucretius, Nietzsche ve Blake’i birleştirerek söylemek gerekirse; her yöne doğru düşerken bir anda saptık... Peki sizce bu sapma kendi yaratımımız olan bir gelecekte yaşama potansiyeli taşıyor mu?

Bu sapmanın ömürlük bir etkisi olacak mı diye soruyorsanız, hem bireysel hem de kolektif yaşantılarımızda geri döndürülemez bir biçimde etkisinin olacağını düşünüyorum. Başımıza geldi bir kez. Üstelik farklı biçimlerde gelmeyi de sürdürebileceği söyleniyor. Belki de bir “musallat”a dönüşecek. Onunla yaşamayı öğreneceğiz. Ellerimizi 20 saniyeden az yıkayamayacak, dilediğimiz gibi dilediğimiz yere dokunamayacağız (Siz de fark ettiniz mi meğer ne çok yere, ne kadar sık dokunuyormuşuz!). Sevdiklerimize özgürce sarılamayacağız, riskin sürdüğü dönem boyunca diğerini de kendimizi de hep bir tehdit olarak algılayacağız.

Öte yandan belki, umarım, doğanın bozulan dengesi, kirlenen gıdalar, yaşam alanı kalmayan hayvanlar üzerine daha çok düşünecek, geleceğimizi kurtarmak için daha aktif roller üstleneceğiz. Kolayca unutulacak günlere benzemiyor bu günler.

9. Virüslerle ilgili söylemlerde öne çıkan bir başka söylem de onu ‘doğanın intikamı’ olarak yorumlamak yönünde. Böylece insanlar ders alıp yollarına devam edeceklermiş gibi. İnsanın doğayı kendi dışında bir şeymiş gibi görmesinde sizce de problemli bir yan var mı?

Doğa intikam almaz. Bizim de bir parçası olduğumuz doğa, var kalmaya çalışır. İnsan tarafından fazlaca sömürülüp varlığı kimyasallarla, saldırı girişimleriyle tehdit edilince dengesi bozulur. Zincirleme etki-tepkiler söz konusu olur. Bu türden felaketlerde doğanın intikamından söz edenler, insan elinin doğal yaşama verdiği zararlara yıllardır tanık olanlar, muhtemelen yansıtma yapıyorlar. “Bana bu kadar zulmedilse intikam almak isterdim” düşüncesinin sonucu belki. Aksi halde, bedenimizin dengesi bozulduğunda ve bir hastalık baş gösterdiğinde, ona iyi bakmadık diye bizden intikam almaya çalışan bir bedenden söz etmemiz gerekir.

10. Edebiyatçıların, düşünürlerin ‘o anda yaşanmakta olan bir olay’ karşısında; henüz o olay tam olarak anlaşılmamış, o olayla ilgili kavramlar-anlamlar henüz üretilmemişken; eski kavram setleriyle olaya yaklaşmalarında herhangi bir yanlışlık görüyor musunuz?

Yeni kavram setlerinin, yeni anlamların oluşması zaman alacaktır. Yaşanmakta olan çarpıcı bir olayın içindeki yazar ve düşünürler, anlama refleksleriyle analizler yapar, kendi bakış açılarını oluşturmaya çalışırlar. Bir tür “ara dönem”dir bu. Yalpalamalar, çelişkiler, aşırı yorumlar görülebilir. Önemli olan başımıza gelmekte olan bu şeyin, insan fikrine, ideolojik konumlanışlara etkisini samimiyetle anlamaya çalışmak, var olan birikimle bir bakış açısı geliştirmeye “başlamak”tır. Eski kavramların işlemediğini görmek için gereklidir bu.




Söyleşiyi Gerçekleştiren: Roman Karavadi
@