Roman Karavadi


Lahitteki Baykuş 



iki göz odalı çocuk
adı iki heceli çocuk
gizleniyor ninesinin cinli gardırobunda
milyonlarca rüya, boğulan hayaller ve uyurgezerlik de eşlik ediyor ona 

çünkü cennetin duyusu deliliği hisseder 
lahitteki baykuş yükselirken
cazibeli zinet nebatları arasından
avcı üzümlerini kızartır bir rubu evvel 

bir kadın dondurma yiyerek intihar etti
bir kadın gaz fırınıyla gittikçe yakınlaşıyor 
o ise delirmek zorunda, yaşamak için değil 
çünkü üstüne basılan hayaller onun 
zorunda, başkaldırmak için dünyaya
ifritin soğuk ellerinde yanan kalp onun 

suçlu olmak tüm karakterlerin payesi 
ve ölmek kariyerinin en büyük neticesi 
yoksa bunların hepsi ateşli bir rüyanın 
tortularının getirdikleri miydi? 

iki göz odalı çocuk
adı iki heceli çocuk
ıslık çalan rüzgarların kıyısında
hayalleri bende, kalbi güvende, lahitteki baykuş da eşlik ediyor ona. 

Mazlum Mengüç

ya ya da
‘’+Söylesene ağaç, orada tek misin? Diye sordu kedi. 
-Tamamen tek diye yanıtladı ağaç.
+ Ve yalnız değil misin?
-Hiç yalnız değil diye hışırdadı ağaç.
+Ve hiç üzüntüyü, korkuyu ya da yapayalnızlığı hissetmedin mi?
-‘’Asla.’’
I.
taksici dedi ki devlet hep 18 yaşındadır
ben içinde yaşadığım hiç bir dünyayı üç yaşında hatırlamıyorum, taksici de öyle 
ben içinde yaşadığım hiçbir dünyaya ait değilim 
demek ki ben ne sizden ne onlardan ne allahtan demek ki ne ahrettenim ben ne cehennemden 
ne ben üç yaşındayım ne İsa ikibin 
ne ben mutluyum ne dünya döndüğüne
ben yaşayarak kendimi büyük bir yükten kurtardım
ben yaşayarak kendimi baba olmaktan kurtardım taksici haklı 
ne Muhammed kitapla geldi ne zorla Allah inandırdı sizi kendine 
sizin mallığınız hep sizin hiç olma korkunuz sizin kuşkukurtluğunuz
ne Allah istedi sizi ne ben ne ağaç gölgeleri 
ne kök gövde verdi ne ginnes rekorlarına girmek istedik
ne bir şey yazmak istedim açıkçası ne koymak gövdemi taşın altına 
ne o olmak istedi ne annem benim gibi evlada sahip
sorsan katıyım hep sorsan kızgın sorsan bu yüzden hep üzgün 
ne torun vereceğim ona ne kendime baba
sorsan altmış üç yıldır içi soğumamış gülerken hep içli 
hep kanepe bakıyor hep babasını özlemekten ağlak
sorsan gözler kıpkırmızı teyzemin ölümüne kendini hazırlamak
ne dünya görmüş annem ne rahat ne tundra ne özgürlük heykeli
Sorsan gözler kıpkırm teyz ölm knd ha



II.
allah biyüktür. Anne anne. 
joseph aziz. henüz iman tahtası yok. iman tahtası adında bir kemik henüz
kediler henüz yok. dünyaya sıçıyorlar. kum henüz yok
bilinen ilk gemiyi kimin yaptığı bilinmiyor
bilinen ilk kelimeyi kimin söylediği
bilinen ilk rusyaya ne olduğu
bilinen ilk teyzenin ne zaman öldüğü
bilinen ilk babanın adı
Bilinen ilk ile bilinmeyen ilk arasında kalırsan anneyi seç. Allah biyüktür.

Ozan Can Türkmen


Müstakbel


Verilmiş bir karar yok.
Yüzüme bak duydun mu beni?
Henüz verilmiş bir karar yok.
Kükrer sahiller gezer sürer bu fırtına
Buna düş de diyebiliriz ki sığarsa
Anca ölülerin görkemli uykusuna
Hayır önce bunu çıkar aklından
Ölüler uyumuyor.

Bir şeyin diğerine
Çelikleri kilitleyerek
Camları yoklayarak
Hadise münferit değil
Bir şeyin diğerine
Mutlak önemine kanidir
Gözleri izleyerek tanıyarak
Filmlerden silah sesleri
Kokusuz cenazelerde
Bir şeyin diğerine
Kendi iziyle çizgi
Bir doğrultuda yürür
İki kanat açılıp
İlkokul bahçelerine fırlayarak
Bizi getirdiğin mevzuya bak.

Kimi teknik kutular yaptırır
El erişmez ağaçlara asar kimi
Ben sadakatimi toprağa gömeceğim
Herkes onu ölülerle bilecek
Oysa her şey müstakbel.

İnanç Avadit

biraz radyasyon alır mıyız?



az önce insan olduğumu doğruladım. kabul edildi. kabul edildim. artık içerdeyim. oyundayım. 
şahmaran kabul edildi az önce. petrol ve şalgam. biliyorsun. seni gerçekten seviyorum. seni gerçekten 
sevdim ve bu dünyaya geri bırakılamıyor. dünya artık seni sevdiğim dünya. sevmek, en azından bitene 
kadar, insan olmayı doğruluyor. petrolun, şalgamın ve eski hikâyelerin anlamı yerine oturuyor. insanın 
nasıl köleleştirilebildiğini anlıyorsun. annesiyle yatan o çocuğun hikâyesini de. bir ölüyü neden 
usulüne uygun gömmen gerektiğini de. hortlakları, petrolü ve şalgamı da elbet.  “dünya bu, dünya bu” 
diye bir ses yükselmeli minarelerden her gün en az beş kez. dünya insana hatırlatılmalı. hafıza bundan 
yorulmalı. insan denen anlatı artık ayağa kalkmalı, düğmelerini iliklemeli, kendine bir çeki düzen 
vermeli ve son kez aynaya baktıktan sonra kendini nasıl öldüreceğine karar vermeli. bütün bunlara son 
vermenin bir yolunu bulmalı. bitirmek için de bir yerden başlamak gerekir çünkü mutlaka bir yerden 
başlamak gerekir. bu bir numaralı kuraldır. küreyi döndür. parmağının ucunu bir noktaya bastır. işte, 
bu bir başlangıçtır. basınç, mutlaka bir şeye neden olur. dünya bu. dünya bu. bundan fevkalade 
memnunum. evet, bundan fevkalade memnunum. 

                                                                                                 Petek Sinem Dulun
                     

                         B u m e r a n g 
Sessizken suyla dağıtılabildiğim çelişkilerim kadar sevilsem
Cebimdeki çakıl taşlarını saklamaya utanırım
Buradan geçtim, demek için o işaret taşları.

Mesafenin kaygısıyla silkelendim.
Yokluğa, kedere, göç etmeye
Üstümüze yıkılan hevese 
uzun yürüyüşler ekledim…

Komşu evlerin ışıklı çerçevelerinde aile krizleri, 
şiddetli sözlerin sarsıntılarıyla kırılmış küskün çocuklar, 
yaralı kadınlar, öksüz yaşlılar buldum.
Yıkılan şehirlerin hikâyelerinde kendi kayıplarını, anıları, izleri arayanlar var hâlâ
Kaygılı ürkek gözler, bağıran eller, toz bulutları altında bekleyen evler.
Sığınakla sağanak arasında insanın kabahatlerle süslü o mahir elleri
Uzak ve yakın bağlar, çapraz bağlar, kopuşlar, unutuşlar.
İç içe. Kafes de kale de.

Dışarı attıklarımı karşılamaya çıktım
zihin haritamda yeni sinyaller
tabiatın kafa sesine karıştığında;
yürürken ağaçların kalp atışlarını duyayım
küflü gövdelerine dokunup tepe tacını hissedebileyim
bu karaormanda bir ağacın gövde halkalarıyla parmak izlerimin eşleşmesini bekleyeyim
köknarların arasından geçen rüzgar nefesinin yarattığı senfoniye katılayım
salkım söğütlerin kollarında uyuyayım, meyve ağaçlarının çağrısıyla uyanayım
su damlalarının ağaçların haresi gibi durduğu o cömert anları fotoğraflayayım.
Yeniden yerleşen tazelik ve ferahlık duygusuyla 
Göğeren bahar dallarıyla büyük davetlere hazırlanır gibiyiz.

Ağaçlar da bizimle bağ kurmak ister miydi?
Henüz kitaplara dönüşmemişken
Rızasız. Ağaçlar da bizim kitaplar da.

Mağara sarkıtlarından sesleri yutan kristal avizelere
Yanıp sönen ışıklarla karanlıkta konuşanlar
Ağrı eşiği düşüklerin yüksek konfor eşikleri
Hep aynı yanılgı ama
Her sofrada 1900lerden kalma nükleer serpintiler, zirai zehirler
Döşemelerde sessizce gezinen haşereler, içimizde insandışı hareketler
Bir handikap ev, sonsuz bir arazi
Herkeste gecikmiş bir epifani.

                                                          Ümit Erdem
florasan akşam


			gece bitiği
iki karalık işleyen bütün avizeler
kirlik unutan birbirine avlulanan
kilitleyip rahat olsun karyolaya
sürekli çamurumuz artıyor
paslanan zaman masada metalik duruyor
kağıtta yarım kalan imparatorluk 
uzaklık iki gövdenin küllüğünde kararlı 
ne yanda perde patlıyorsa o yanda ışıktan şişler çekiyor
ışığın kendinden kusuru yok
sönüm oda. kara kutu. gerneşip karar verdik.
			dil diş sessizleri	
yakalarımız yakın. boğazım terde telaş acemilik
soyunuyoruz maddi olanaklarımız unutuluyor orta ölçekte
karalı sırt. şimdi dik duruş sergilemeliyim. skolyozun canına
çelik ipte yutkuna dizili hayvanlar var
söz olmasını tercih ederdim bu anda
karalı sözlerden geyikler üremesini biliyor. biz bilmiyoruz.
			brüt ağırlık
penyeden merak. sayısız sekans var dakikalığın sonu bu. 
bütün tekstil burada ona italik sesi soruyorum.
ona dediğim kalabalık anlaşmalarla ilerliyor.
bedenim ortaya bırakılmış koli. batlar kesiliyor eller serbest
kopuyor birbirinden empatinin etleri. 
anne kucağında poşetle bırakılmış bedenim 
toplu çekilmeler var ellerinizde hafıza yok.
bantları kesilince devrilip battaniye figürüne tapıyor
sonra ölüleri poşetliyorlar anlık tarih oluşuyor. 

dokuzuncumurat


(başlık) boş şiir 

bir miktar cızırtılama bir miktar karıncalanma ile 
dolanı dolaşıyorum avare iliklerime 
bir anlama sap olamamış seslere dolaşa d oluş aaa muratlamalar akıtıyorum

düşüme dilimi dolaştırıyorum
sesin başlamadığı anlamda bitiyorum
anlam titretiyorum ses sıkıyorum 

hecesinebileayrılamayacakkadarbütünleşmişkaçkelimekaldışuyazımlıdünyada

(ortalık) bol şiir

kirpikler arasına saklanıp gözden kaçan
bir karlı dağlar bir dağlı karlar ile tıkınan karlı şiirler
daha fazlasından azlanan bir öpmek fiilinden sıfatlanan 
zamir olmaya gör omurgandan geçit vermeyen sıra sıra dağlanır
kirpiklerinin görünmeyen kısımlarındaki buzlar eri yormayalım daha fazla
göz yaşlarından içtiğimin iç dışlığına maruz kaldıkça dilleşen
daha değil susadıkça örülmeyen boşluklara doluluk yağdıran
bahar yağmuru zülüflerini uzatırmış diplerinde hüküm süren mi o ellerim

muratlık adı altında göğe yaslanıyorum
ve bi güzel göğü gıdıklıyorum

(sonluk) bok şiir 

Cemed Loma
ÖLÜ VANG



I- touch ID

Ölü Vang’ın canı günde birkaç kez denize girmek ister
sonra yüzme bilmediği için boğulup öleceğinden korkar
bu korkusunda ve diğer bütün korkularında sonuna kadar
haklı değildir ölü olduğunu hesaba katmaz

Ölü Vang’ın evde beslediği bir kedisi ve bir köpeği yoktur
ölmüş olduğu için buna vakit ayıramaz

Ölü Vang, ölülüğünün sene-i devriyesinde 
bir yemek vereceğini söyler
sağlar, katedral girişinde merakla onu beklerken
Ölü Vang, o gün ölü olduğu için gelemeyeceğini bir telgrafla bildirir
biri bütün tasvirlerde çivilidirbuna herkes alışır



Ölü Vang
yerini yadırgamaz
çünkü canı daha fazla yaşamak yapmak istemez


II- müraca'a ve remiks

soruplar Ölü Vang’a, nedir
o dedi:
dir insanlar farenin peyniri almak için uzanınca
vücuduna yediği vo volt elektrik
deneyin içinde gariban bilemez
dediler: -anasıölsün-

soruplar bize anlat orayı
Ölü Vang dedi:
oranın beldesi tam
yoksulu tam vesairesi tam
oranın kargaları meşhur
kargalarının martı gibi uçmaması
kimsenin onlara simit atmaması
tiksinmem 
şeyler şeyi beyler beyi meşhur
ölerek veya yenilerek dönersin eve bütün istanbullar’dan
zor memleket sırtında veya düz tabutunda remiks oralar

dediler nasıl oldu
Ölü Vang dedi:
her şey geldi her şey geçti
bana, yaşayanlara, bütün buralılara
resepsiyondan kan ve gül istedim
kalp krizi ben hiç geçirmedim
o zaman kalpler kromy
yyarım saat iç çektim
gülmeğe
anlatmağa
iyi hissetmeğe
insan kendini zorlarken 
bazı halatlar kopabilir oldu

dediler taşlar mı oynadı yerinden
Ölü Vang dedi:
tanrı ey
ne olmuş zülüflerim pek eski
deyiver
ebu leheb’in elleri kurudu mu n’oldu

dediler kim vardı yanında
Ölü Vang dedi:
nemrut dağı allahuekber dağları gürültü
mahvını seçebilenler
hatasını seçebilenler
bir halkın aklının kanıtları
şen yürekler

dediler hemen ne yaptın
Ölü Vang dedi:
herkesten hemen ne aldım
kurt kuş ürküp de ağlancıkta 
dağı taşı baştan aldım

dediler kolay mıydı
Ölü Vang dedi:
kortizonlu ilaçlar kullanırsın
dersin ne zamana kadar bu ilacı
derler öllllenee kadar
buranın doktorları bakar
oranın doktorları bakar
sağlık kontrollerinden geçersin
sonra nefes testleri kan almalar kan vermeler
deme akmaz kanım gülersin düzgün akar kan 
göğsünü dinlerler neyim var benim dersin kısık sesle
ultrasonlar serumlar buhar makineleri saplarlar
yoğun bakım kapısında kendini beklersin
orası kolay

EKG odası SFT odası
Travma Odası Acil Müdahale Odası 
Kalp Krizi Geçiriyorum Sanırım Odası
Elimi Tutsun Biri Oksijen Odası
Rus Ruleti Alanı, Morgta Hastası Var Nesi Var Tabelası
Hayatım Biz Ölülere De Kalp Masajı Yapıyoruz Alanı

sonra kendini öldürmezsin
sonra iyileşirsin
sonra cenazene kimsenin gelmesine gerek kalmaz 












                                         Murat Üstübal
DİAFOBİ 



reenkarne teorisyen ağzıyla çift
söz / size dizeyi getireceğim / dize
dize işkurdan lanetli hecesizi / kontağı
kaybetmeyelim diskurda / kalibrasyon
fanatiği yatalak bir sürümceme / şeyde
boşluk olmaz / Katalan şiirinin ustasının 
deneyinde tecrübe iksir / ironi ordan 
buraya salınır hareketsiz / ücraya uç
verici sinyali işaretlemeye ne denli /
densizliğin kurbanı gösterge yalağıdır /
güç ile göç arası Strabon kaçışı çizgi / denden
mimetik bir öğenin yarı çalışanıdır vesaire / 
yarı çapları katlar iz üstüne ve şaire.

korkumkork: ko gitsin bilinç şamandırası /
terbiyenin küçük ölümü im ve gen / etik
olanın imajinasyonu maktuldür / mahsul
mahsusun doğaçlaması ekici astarla / binyayla
bönlükle akli dengini eşler mastarla mass edip /
edepsizliğin keşfi yağma kaçağı yegane kült-ur /
dandini rüyanın tüm dandyleri konuşun süreksiz /
çıkan cıngalın haddi diyalog hesabı mono / lojik
mitin kaynağı anlatı bilemedin an altı kabarcığı sesin /
sesimtrakla sözümsünün imge deliğinden geçer iğçöpsü /
metodoloji klanının iyeliğinden öte yol yok edilir
istisnayla / imtina edilen mit ve od karmaşası bir imtihan
sorusu: / harfin gövdesi anlam sırının içine mi dağılır
dışına mı? – melankolik paramparçacıkların sığasına mı?

evrenin ağızbirliğini bozan bigbang’in adıyla ant ola /
sez-söz-parçacık denge ve denginin haz nesi olacağına vardı /
bilimin yanıtsızı da mamul göz açıp kapayıncaya kadar
ansızlık/ Kamasutra şiire düşman (folklorün çenesinden korkulur) /
parça ve tel ilişkisinin harmoniyi belirleme notasyonuyla /
beden altı paramparçacık sözü patlatır Sükuniye’de / coğrafya
kader antoloji kepeğinde tahıllandırıcı maharet ve mahal / libasyonla
şiir gömmeye ne var, safi arınma ve çile-oluş / temizliğin lafügüzaf 
lekesine deli olması harfin sterilliğinden / dezenfeksiyondan 
ötesinin gereği hece devriminin evrimleşememesindendir / metafordan
geçilmemesi devri daimin zamansızlığından / konuşacak halimiz yoktu
her halimiz konuşacak sahi / dil emeği söz nuru boşluğu
dolduramaz sese değmeden / diyalojik korkuluğa asılır reel karne.

Asuman Susam

Yavaş Adım


I.

Uyuklamaya meyilli senin naturan
üzerine düşünmeyi unuttular.


II.

Yerin derininden buhur tüterek
kâhinlerin çağından çıkıp gelen
zamanı görmek. Durupdurduğun yerde.
Etrafın tıka basa, boşluksuz. 
Kaostan yeni uyanmışsın, ilk gününden gibi
yaratılışın.


III.

Eprimiş eşya ile oynayan çocuk,
onda eylem olarak varlığını sürdüren
kritik an; soykütüksel aldanış.


IV.

Hakikât infilak edene dek neyle dolmuştur?


V.

Kıvılcım dinamite ulaşana
tehlike anında hatırlanandan
gelecek kurtarılır bu acillikte.
Bir de sen teğelli bir beden Ben’den
saflıkla.


VI.

Sessiz çatlaklarda en kolay tanıdıklarımız
birikirler mecalsiz, içlere çekilerek
müstakbel bir tarih ve tanıklık 
_müstahkem ve müstakil_
Hangi sesten başlasın yas
hangi organdan ilk acının nefesi geçsin?
Senin geçiciliğine tutunmalıyım biraz.


VII.

Onun okunabilirliği senin bilinebilirliğin.


VIII.

Ezeli kriz ölmektendir.
Dünyanın kederini sündüre sündüre
bir tebessümü katlarında saklayıp
umuttan zuhur eden, kimdir!?


IX.

Dehşetin yer etmesi küresel yarıklarda
protezden yaralara…
Vazgeçilebilir ama devredilemez
O yaşamın senin
Bir düşüş, kökensel aptallık
Bildiklerini sildiğin büyük geçmişten
hatırlayacaklarınla hayat yeniden
beklenmedik olanı beklersen
belki…


X.

Yukarı çıktıkça dağdağası
sessizliğin
yabana açılan kapıları var
yırtıcıların keskin görüsü
dillerini sessizlik söker


XI.

Tardigrada* yavaş adım
uzay boşluğuna dayanabilen
arayüzleri su ve ateş
karayosunlarından nem biriktirir
yangınlara gider
ona bir şey olmaz.




*Tardigrada bilinen en dayanıklı hayvanlardan biri olup diğer yaşam biçimleri için ölümcül olan aşırı koşullara dayanabilmektedirler. 1 K (-458 °F; -272 °C) ila yaklaşık 420 K (300 °F; 150 °C) arasında değişen sıcaklıklarda hayatta kalabildikleri tespit edilmiştir. Uzay boşluğuna dayanabildiği keşfedilmiştir. Denizlerde, tatlı sularda ve karalarda yaşayabilen ve çıplak gözle görülemeyen mikroskobik canlılardır. Ortalama uzunlukları 0,1 ile 1 milimetre arasındadır. Vücutları her birinde pençeli bir çift bacak olan dört gövde bölümünden ve bir baş bölümünden oluşur. Aktif kalabilmeleri için vücutlarının etrafında ince bir su tabakasının bulunması gerekir. Bu nedenle karada yaşayan ttardigradalar genellikle nemli bölgelerde bulunur. Yaşam koşullarının uygun olmadığı durumlarda kriptobiyoz olarak isimlendirilen ve metabolizma faaliyetlerinin neredeyse durma noktasına geldiği pasif bir hâle geçerler. Bu özellikleri sayesinde çok yüksek irtifalarda, denizlerin derinliklerinde ve Antarktika gibi çok soğuk bölgelerde hayatta kalabilirler.


Mikâil Söylemez



karenin görünümü

iç içe geçmiş
birbirini 
destekleyen
sonsuz kareler

tek başına
uyarlanabilen
basit detaylar.

kareleri
her defasında
çoğaltabiliriz.

hepimizin 
en az - bir
karesi vardır

onu düşünürüz

Mikâil Söylemez



kareler



alanı 
kaplayan 
yükselen 
bir arada 
duran nesne
ler dağıldı 

bütün beyaz 
zeminleri 
karelerle 
doldurdum.

evin içinde 
yüzeyi aşan 
bir kare.

onu yeniden 
aynı yere
sabitliyorum.

bunun izleri 
tamamen 
yok olmaz - 

görünmeye
devam eder.

Sena Türkmen



mahv version 2.1.1.
                                  “ka soz û peymana berê
                                   bawer nakim dem vegerê”

                                                   Feyrûşe Haco
birkaç yıl farkla bugüne kadar eksik yaşadığını 
düşünmek ister misin
tamamlanacağın klişesini 
tüm kapılar ardına kadar açık
kalbin hiç olmadığı kadar canlı 
mesafe algını zedeleyen bir güç var, nasıl cazip
seni alaşağı edecek hazırsan maskara edecek
uzak diyar gösterecek, hiç gitmediğin şehri 
girmediğin suyu,
yıkmak istemeyeceğin duvarı gösterecek
dün söyleseler inanmazdın
nasıl cazip

plan öncelikleri belirlenecek, rotalar
linklere tıklanacak sonsuz bir playlist eşliğinde, notalar
aşırı tehlikeli belki böyle yan yana
araştırman önerilecek
nasıl durulur böyle, tanımlar bul
yol bul, yollar gösterilecek
yolunu değiştirmeyeceğin köpek 
korkmadığın sokak
kırmak istemeyeceğin kapı
uzun boy ve problem çözememe becerisi
nasıl cazip

çok şey değişecek birkaç yılda 
bildiğin bir şey kalmamış, 
hiçbir şey yerinde kalmamış
yıkmadığın duvar, kırmadığın kapı ile
parçalanarak
nasıl muzip 
korktuğun ne varsa delip geçecek
sonsuz şaka eşliğinde seni

dünya kaç bucak, her şey nasıl yalan 
her şey nasıl da kolay geçmeyecek
kayıp giden, kırıp giden
gidemeyip başka türlü bir ziyan öneren
netice değişmez, parçalara bölen aynı
aynada mahvını sunan aynı
seni başka biri yapan
neden, niçin, bana bunu nasıl
soruları bitirmeyen, aynı.

Murat Çelik
Gücenmiyor Karabaharda Ölmekten




                             belki öldüm. 
                             belki esmer yeşil islam 
                             bir örtünün altına gömüldüm.

ömrünü birkaç kez harap etmişti
yerküreden önce göğsünden açan
goncayıgüldür diye eğerlemişti
belki güldüm.

bağışlanmayacak bir anahtardı
hangi kapıyı açarsam evde yok
upuzun yolu ve tam sağısı vardı
belki güldüm. 
belki benim esmerdi.

kuvvet bulamamakla kalkışmak
sana neler vaat ettimse olmadık
şeyler kitabından açar okunur
belki güldün. senin de canın rahatlar

çok kullandığın o deyim gibi
eskittik eskitirolduk gelen günü
felahını alıp koynunla bir yere
çıkamazsan ararsın - arayabilirsin

yürek canavarlaşınca hasret
ve aşkla kâinat. sen anlatmazsan da
kimse anlatmaz. öyle bekleneceği
kurmak bize rastlantı gelir

belki güldün
belki tepetaklam geldi şimdi sırası
canım ağrır bu dünya
sana bana karşı

bizi aynı mevziden çıkaran resmi
kokluyor musun kırılıncaya benzer


                             belki güldüm.
                             belki esmer yeşil islam 
                             bir örtünün altına gömüldüm.

yerini unuttuğum ağaçların da
adını geri koyuyorum her yaprak
kendine kahramanlık ilan ediyor
ve büyüklük beklemek unutulan başka
bir şeyin tekrarı

belki güldüm
sırasını savdım gülmenin

korkunca çünkü çağı başlıyor
ısırıyor bir kemirgen daha
güneş hiç ölmemişler kışıdır
şaşkınlara doğmuyor batmıyor da

yolunu değiştiriyor musun 
başka talihtir gömülen
dişine, dibine, insicamına göre 
dur demek haydutluksa yaptım 
zır kaçtım böyleyle
zır kaçtım tepinmeksiz

yarın olur, seslerin avlusu çoğa biner
kimse gelmez heyecanına 
kimse tartmaz acından
gözlerine dikilince ışık
kimse bilmez kız kardeşin öldüğü
onu kucaklaya kucaklaya
mezara indiğin


                             belki güldüm
                             belki kanımın çekildiği güne
                             bir böceğin ardına döküldüm

hudut evlerinde silahların paslığı
tetik düşürüyorum tetik parmağımı kırıyor 
yeşil bere kayboluyor başımdan
belki öldüm diyorum
belki parçam sağdır
bir heves bir hevenk
kendimi omuzlarda taşırken görüyorum

nereye uğrar evvel bir firar
ilk sevdiğinin evine ilk cenaze gününe

taşlardan mı iniyorsun boyalı taşlardan
göğsünde helva kırılmış inme yorma
taşlardan mı geliyorsun kara başlarından
gözlerine çektiğin tez merhem olur

yer şekillerinin dinamikleri 
iyice öğretildi - kuşbakışı, uçuşu
kâğıt üzerinde elzemlik ne varsa
onların bilgisine sahipler
krallıklar ve taçların yapımında kullanılan
kimyasallar, krallığın zorlukları
mağrur ve kibir, gurur ve incinir sözcükler
dillerinin altına tıslandı her şey

ne öldüm ne ezbere gömüldüm

bir gelin almasında şenlik başıymışım
tırnaklarım uzamış unutulmuş
bırak çirkin kalkayım
bırak bu düğünü en başından bozayım
seninle içlenip ağlamak
belki gün döndüm de emanetim sızladı
sırçasın şimdi zaman 
şimdi yakında olacaklara karar verelim


                             belki öldüm.
                             belki yeşil islam
                             bir örtünün altına gömüldüm.

kara sınırları ihlal ettim
o filmin üçüncü sahnesinde dudaklarına 
kamera ve karanlık non-stop
çünkü yalnızca öpüşen bir alet
benimle senin aran

belki dağ duruyor
iki büstün ortalandığı geçme köprü
düşününce yorgunluğunu alıyor
ölüp gitmek hakkında
belki dansla kalkınan bir devlet
affının ağrısı neden bütün güz sürdü

unutulmak dilememiştim belki hata
başlangıçlar olgunlaşmamışsa belki
buradan tersine bir dünya
fiyasko matematik - bölü dört

çok güzelliğinden başka
sana ikinci kusur yakışmıyor


                             belki öldüm.
                             belki yeşil islam
                             bir örtünün altına gömüldüm.

tebeşir kırıp tarihi
sol üstüne yazdığım kara tahta
avucumda merhamet ölüsü
kandırılmış olmayı dilerdim
tüm silahlar karşısında
tüm seyirciler karşısında







 






@