devrilme sanatları



 kuş renginde kuşlardan ağaç gibi ağaçlardan
 bel veriyor ev evin yosun kaplı duvarlarından
 hayalet bir organ göğsümüzde ağzımızda deli bakır
 asansör boşluğundan merdiven altından çatı kırığından
 aşk evlerin içine dâhil edilmiş küçücük bir balkon
 balkondan kendini atan çocuk seslerinden
 kürek kemiğinden bilek kemiğinden yürek kemiğinden
 ne bıraktıysan işte ardında neyi götürdüysen daha
 bütün bunlardan işte bütün bunların karanlığından

 devrilmiş eşyaların zehrası devrilmiş her şeyin
 maket şehirlerin meydan saatlerinin terli beygirlerin
 ateşin kokusu suyun rengi kumun kamaşır tadı
 çalınmış anılar eksik rüyalar ata sporumuz alınganlık
 kan rüyayı şiir hayatı istisnalar kaideyi bozar
 bozulur çıkrığı içimizde genişleyen koyu kuyunun
 dargınlık sefere çıkar peşine taktığı dikenli hayvanlarıyla
 devrilmiş çitlerin devrilmiş çiftlerin devrilmiş çiziklerin
 ağaçların ömrü uzar elinde ömrü kısalır terliklerin
 kırılmış nesnelerin zehrası kırkılmış uykuların kırk satırların
 elbiselerin kitapların tekniklerin ve biraların
 çerez tabağında en sona saklanan antep fıstıklarının

 hoşça kal düşman beldenin yaman güzeli, devrik cümlem
 bana kalsın parmağınla genişlettiğin bütün yırtıkların











kendine kırılan taşlar



 son bir dilekle böylece
 seni bir cin lambasından aşırdım
 sen okşanmışların en hayırlısı
 bir dileğin yüz elli bin kopyası
 dalında kalan üzümün adını artık unutmazsın
 hem de ezberden sayarsın kendine kırılan taşların 
 en keskin yerlerinden yapılan tespihleri

 son bir kırıkla böylece
 seni kaburga kemiğimle karıştırdım
 okşanmanın kısa tarihinden yapılmış
 derimden gerdiğim davul 
 kaçırmadı ritmini içindeki şarkının 

 böylece son bir hınçla ve en keskin taşla
 bir orman karaladı günü gelince
 kendini şeftalinin tüyünden yeniden doğuran azgınlık
 kendimden gittiğim tüm uzun sokakların ismi
 bir yanıyla yaşamaksa, bir yanıyla çürümek

 yeşilin bile kurtaramayacağı gözümü böylece
 tüm görme biçimlerini inkar etmeden hemen önce
 değişirken bir taşla
 şimdi inanamıyorum çağını reddetmiş 
 bir adamın sesinden yarattığım kulağa







pasiflora eğilip



 kendine sadıksın
 şimdi her şey seni yenebilir
 durgun sular vurgun sular argın sular
 belki de ben gelmeden önce pasiflora eğilip
 yüzünün kuytularından ihtiyarlığını alır
         - bahtiyarlığı bırak

 bahçelerden mi kaçtık bizimdir
 çiçekleri kesip altında mı kaldık bizimdir
 belki de geçmişinde boğulmayan şehzadenin hüznü
 biz gelmeden önce kanından çekilip söylenir
     - diktiğim karanfil duruyor mu hâlâ yakanda
 kabuk sendendir

 senin babanın cinneti
 benim anamın obsesyonu
 gel karım
 gel kızım

 insan yarasının üvey kardeşidir.









BU YOKUŞLARI KORUYUP KOLLUYORUM




 beni bir dev çukuruna tuttular
 parlak ve belli bir kalikodan daha inandırıcı 
 teklif dahi etmiyor sanırım yanılmayacak
 şimdi sana ritmini hatırlatan ukulele

 anında dahil oluyor onu bir pazar hükmüyle
 düpedüz öykünüyor. tek bir koç üzerinden ehlileşmiştir. 
 galip gelmeyeceği bir bütüne yaklaşmakta
 belli ki yöntemle savuşturmuş.
 sen de kuşağını bürünüp hiddetlenmedin.

 orada bir cılızlık çalarken tutunmuyorum
 aniden patlama ve her şey senin sulak arazindedir. 
 meğer  kaç defadır müdahalede bulunmuş
 çokluğu üzerine taşmayacak şekilde tüm denetimlerden
 ben öteden gelip dik yokuşları
 ben bu yokuşları koruyup kolluyorum. 

 böylece günden güne katılığı cezbetmeyecek.
 sonuçta aynı düzensizliği. bir süre paslanmazmış
 kokusundan ayırt edemezsin.
 onu yüzyıllar boyu farklı amaçlar için bir gelişimin 
                                              ortasında bekletiyorum. 







Epilog 



 Adımlayabilir bu bahçeyi, zarifçe 
 Bir kızın saçına örtülü biçimde 
 Yeşilin ve altının sıcaklığında konuk 
 Yine de mermer kalbim hala soğuk 
 Bu duvarlarla insanların geçtiği 
 Altında biçilmiş zümrüt çimleri 
 Bana bakan aptal gözlerle 
 Ya da duran bu gürültülü vecde.
 Kalbim mermer olmadan önce, esintide 
 Titreyen ağaçların fısıltıyla
 Şarkı söylemesi, sessiz tepe ve ovanın 
 Diyarı usulca yağan yağmurun
 Meyve bahçeleri gösterişli pembe ağaçların 
 Altın benekli binlerce yaban arısı tarafından 
 Kuşanır soğuk gri bir çatıyla
 Dev bir arı kovanı, uzakta.
 Parlak çamlar denizin üstündeki
 Dalgaların üstüne örtündüğü ipeksi
 Pileli kumsalın üzerine ve saz
 Hışırtıları gri kenarları boyunca
 Gökyüzüne karşı yükselen kum tepelerinin 
 Dönüp durduğu renkli martıların. 
 Ah, tüm bunlar nasıl alırdı beni!
 Mermer zincir hiç olmasaydı.
 Geriye dönülemez bir biçimde akarken yıllar 
 Kalbim dolu, gözümde yok yaşlar.
 Buz gibi oyuk kızgın gözlerim
 Dikili sabit gökyüzüne
 Yılların geçmesine üzgün olmak yerine 
 Üzgün zincirli bir mahkum olmasına
 Çünkü mevsimler hep değişir
 Ama kalbim sadece kışın karını bilir.





 Nisan, Mayıs, Haziran 1919 


Türkçesi: Roman Karavadi










Mayakovsky


 1 

 Kalbim patlamak üzere! 
 Küvette oturuyorum ve 
 ağlıyorum. Anneciğim! 
 Kimim ben? Eğer o 
 bir kereliğine geri dönerse 
 ve öperse yüzümükaba sakallarıyla 
 şakaklarım, küt küt zonklar! 

sonra kıyafetlerimi giyebilirim
ve sanırım, sokaklarda yürüyebilirim. 


 2 

 Seni seviyorum. Seni seviyorum,
 ama şiirime dönüyorum
 ve kalbim kapanıyor
 tıpkı bir yumruk gibi. 
 Sözcükler!
 siz de benim kadar hasta olun, bayılın 
 gözlerinizi devirerek, yere, 

 ve gözlerimi
 yaralı güzelliğime dikeceğim 
 bu en iyi yetenek
 en azından bir şair için. 
 
 yapma lütfen, büyüleme ya da başarılı olma
 ne şair ama!
 ve suyu çağlıyor 

 başında kanlı darbelerle.
 Bir bulutu kucaklıyorum, 
 ama onunla yükseldiğimde 
 yağmaya başlıyor. 


3 

 Ne komik! göğsümde kan var
 evet evet, taşırken tuğlaları
 kırmak için ne komik bir yer!
 ve şimdi yağmur yağıyor tuba ağacına
 pencere kenarına çıktığımda
 aşağıdaki yollar beni dumanlı ve
 parlak bir kaçışa sürüklüyor tutkuyla
 yaprakların arasına atlıyorum, yeşil bir denizmiş gibi 


 4 

 Ve şimdi sessizce bekliyorum 
 karakterimin felaketinin 
 yeniden güzel görünmesini, 
 ve ilginç, ve modern. 

 Şehir gri ve
 kahverengi ve beyaz ağaçlarda, 
 kar ve gökyüzünün kahkahası 
 azalıyor her zaman, daha az neşeli 
 sadece daha koyu değil, ya da gri. 

 bu belki en soğuk günü olabilir
 yılın, o ne düşünüyor acaba
 bunun hakkında? Ya da ben? Ve düşünüyorsam, 
 belki kendim olabilirim yeniden. 



Türkçesi: Roman Karavadi











4

 “Dördüncü ne yapar?” diye sormadım.
 Pelin Buzluk 

 kendi müzminliğinde iyiydin
 böyle iyiydin
 böyle
 ki
 solgun yasalarıyla
 GELDİLER
 BİRDEN
 siyah veya beyaz olduğuna inanmadığın şeyler arasından
 savaşmaya değer bulamadıkların arasından
 oysa fezadan sana tekmelenen senin yazgın olamazdı
 bastırdığın küfürler vardı
 onlar arasından
 kahırların üstünde  


 okuyamadığın işaretler
 yüzlerindeki
 oysa seninki
 külliyen reddlerin
 siniruçların
 emilmemiş kırk gündür sözgelimi memelerin
 halbuki
 eviniçinden yücemakamlara bütün allahları 
 tek tek nasıl yok edebileceğini memelerini öperek de öğrenebilirdin


mutfak tezgâhında yarı çıplak ağlayarak veya
 baban içerde salonda                                         
 yasalara başkaldırmak yeni yasalarla boyun eğdirmenin ilk adımıydı nasılsa
 ya da öyle miydi
 çocuğun yan odada uyurken
 eşinden başka biriyle öpüşmüş müydün örneğin                         
 kadınları anıp
 karasaçları kesmeyi özgürlük sayan
 beline yakın bilabedel yılanların ve inadına onurunla
 yürüdün müydü hiç kalabalık caddelerin birinde
 diye yeni bir açılım yeni bir teori yazılsın                             
 yürümedin
 kendi müzminliğinde iyiydin
 böyle iyiydin
 böyle
 ki
 solgun yasalarıyla SANA DA
 GELDİLER


 korkmadın sinmedin 
 idam ihtimalleri eşitti bildin
 sönmeyle parlamanın
 yeni yönünde                                                             BU1
 yeni yıldızında ve şira
 yeni yağmurlardan ve sonra
 yeni göklerin kuşaklarını gör ve altında                   BU2
 ihtimali tek ettin
 yepyeni senliğinle 
 aynı ve en eski günahlarınla                                      BU3
 ah bi sevişsen eviniçinden yücemakamlara
 tek tek yok edilebilir bütün allahların karşısında
 hiçbiri sana eşrefülmahlukatsın demedi nasılsa       BUHEP                    

Sürgün Andı

                                                                                                            İsahag Uygar Eskiciyan'a

Londra’da görmüştüm tepeden tırnağa deri kostüm
Türkiyeli garson kızın üzerinde hayatını ipe dizmiş
 iki parçaya bölmüştü birine herkesi diğerinde kendisi
 birlikte çalışmıştık Sivaslı patronumuzun aile işletmesinde
 sıvaları pırıl pırıl İngiliz yazarlara Şark mutfağından lezzetler 
            ve Turkish espresso, heh heh!- oh yeah!
 İngiliz lirası istiflemiş üçer beşer sonra ne yapacağını bilmediği bir dükkân buluşturmuş
 o da giyinebilir öyleyse artık deri her mülk sahibi gibi – mülk arzunun temelidir
 
 Orada benim Memnun değillerdi bardakları kurulama hızımdan
 memnun değillerdi kırılıp dökülüşümden
 karımın ayağına numaradan kaynar su döküşümden
 her kuytuya çöküp sigara ziftlenişimden
 çöp tenekelerinin üzerinde sek sek sekişimden
 çalışmamak için gösterdiğim içgüdüsel dirençten
 benim deri pantolonum yoktu kırbacım sırtımdaydı
 ne olduğunu bilmediğim bir şey gibi 
 nereye asacağımı arıyordum kendimi, kendimi olur mu canım, kendiliğimi 
 haftalığımı aldığım gibi doğru Barselona nare mostrum moteline
 porno kasetler satan bir dükkânın önünde iki Haşhaşî İspanyol
 bir Faslıya götürdüler beni mimarîsi Bunuel sokaklarda
 evler upuzun yükseliyordu daracık sokaklarda 
 Barselona’da gölgeler bile renkli
 hâlime acıyıp bir güvercin aldı beni güvertesine
 limanda bir heyecan 
  az sonra denize açılacak Macellan
 ve uzun bir tarih yazacak istilalarından
 
 Faslı kavruk bir adam ağzında ince uzun bir boru
 şiraze oynatır cinsten insana tuhaf sorular sorup
 bir sarmaşık büyüdü ağzımda dönüp ısırdı ensemi
 kuyruğundan kovaladığım geçmişim çıktı ininden
 kaç dedi bana, yabancısı yasta bu dünyanın
 Bu gibi nedenlerden -meyi bıraktım içimin inlerine, gezdim dolaştım







dağyiyen



 çocukken kaybettim dişlerimi
 biraz toprak biraz taşla dolunca ağzım
 dedim ben bu dağı öğütür 
 ben bu dağı yutarım

 büyüktüm çocukken yaş alınca ufaldım
 ben böyle sırtımı dağlara yaslar
 göğsümden nehirler akıtırdım
 hayvanlar merakıma vergiydi çoktan 
 kaplumbağanın kalbine bakar
 tırtılı kibritle sınardım

 şaşırmayın hemen dil her şeyi nasıl yapar
 lacivert salyalar salar iğne dişli canavarlardan
 dil ne yaparsa insana çocukluk dünyaya aynını yapar
 şaşırmayın bir çocuk ha dağ yer
 ha ağzını denizle çalkalar
 sonra döner annesine önlük yakasının yerini sorar

 çocukken kaybettim dişlerimi
 servileri saplasam damağıma şimdi tutmaz
 şu servileri işte kırk iki yaşımda
 dizilmiş apartmanın istinat duvarına

 ne o dağlar var artık ne o azılar
 o zaman yalnızdım dünyayla
 şimdi zehirliyim yalnızlıktan







Nacht und Träume


 bir bakışa tabi olur,
 de la Tourette .
 sözlü yankılama üzerine incelemelerdir
 aynı mesafe yöntemin en gündelik bedeninde.

 “yürüyen kadın”
 “silahla koşan adam”
 “yürüyen ve begonyalara bakan”

 radyoda:
 “XIX. yüzyılın sonundan itibaren Batı burjuvası nihai olarak jestlerini kaybetti”

 dönüp meşhur Salı derslerini bıraktı
 başlar başlamaz kinik tasvirle uğurları tasdik etti.
 Tekrarları hatırlatan hiçbir şey yok ama
 Marey ve Lumière kaydetti.

 radyoda: 
 ”Sinemada beden hareketlerini (jestlerini) kaybetmiş bir toplum 
 kaybettiği şeyi geri kazanmaya çalışır ve aynı zamanda kaybını kaydeder.”

 ve bu anda
 kendi imgelerinin katılaşan cismi
 kayıp jestlerden Faşizme kadar
 küçük fotoğrafların nesnesi sayılıp…

                                  Holde Träume, kehret wieder!





1. Georges Gilles de la Tourette
2. Agamben.
3. Agamben.










senin için ne yapabilirim. 



 ben bir güzelliği dolaylı biçimde sana anlatacağım
 içim böyle kolayca bulunan şarkıdan parçayı dinledi
 sesim bir şeyin sesi olduğu için kolayca
 ama bir şeyi bir başka şeye benzetebilirim ha’şa

 elbette tabii mutlaka düşüneceğim
 bilsen bu kuyulara ben düştüm düşeli
 bilsen aşağıda tıngırdayan sesi
 yukarıda ve yanda konuşmuş 
 demiş ki sonsuz bir denklem yok sevgilim
 seni kendinle beni 
 beni kendimle ve bir şey için kullanmıştım 
 her şey bitmişti
 beni kendim

 ah şu zor zoru
 senin için ne yapabilirim
 değil bir kuşun ağzındaki gibi 
 taarruz ve milat hakkında düşünmek istemediğim için
 televizyonu falan kapattığımdan değil
 beni suçlayan 
 korkakça uzaklaşmış olan kimdi
 ben kimim ki

 yine bir dua ile başlayacaksın biliyorum
 o dua kendi yönteminle, bir açma germe olarak 
 ve belki ettiğin secdeden bir temenni ile kalkan
 o hayvansı yönünü ne yapmayı düşündün?

 senin için ne yapabilirim?
 bıraktığın yerden bazı
 bazen de kendimle beni
 gerçek bir şeyin güzelliği yok sende
 senin güzelliğin beni kendim









 BULUTSUZ

Mürekkep kalemin kağıttan ayrıldığı yerde toplanmış. Elimi kelimelerin üzerinde gezdirdim. İşaret parmağıma bulaşan boya sayfa boyunca zayıflayıp yok olan lacivert bir çizgi bıraktı. Kayıp giden bir yıldızı canlandırıyorum gözlerimde. Güneş arsızca pencereden içeri sızıyor, yüzüme, omuzlarıma vuruyor. Gürültüyle ittiğim sandalyeden kalkıp perdeyi bir hışımla çektim. Dörde katladığım kağıdı özenle yerleştirdim saman renkli zarfa. Yapışkanın mekanik tadı dilimle damağım arasında sıkıştı. Kelimelerin üstüne çöken karanlık beni de sardı.

Sonunda, dedim göğsüm derin bir nefesle kabarırken. Aniden ardına kadar açılan kapının sesiyle irkildim. Annem bu odada olmamı beklemiyor, telaşlı ifadesinden anladım, ellerini nereye koyacağını bilememesinden. Bir şey söylemiyor. Sessizliği ben bozuyorum. Hazırım, gidebiliriz. 

Titreyen ellerimi zarfla birlikte ceplerime sokuşturdum. Peşinden gelmemi söyleyen bir bakış attı annem. Sözünü dinledim. Usulca araladığı kapıdan koridora doğru ilerledi. Onun adımlarını örnek alıyorum yoksa takılıp düşeceğim. Karnım gurulduyor. Uykum geliyor, bazen gülüyorum bile. Vücudumun hâlâ böyle tepkiler verebiliyor olmasına şaşıyorum. Tam olarak nerede başladığını anlamadığım bir ağrı ensemden sırtımın tamamına yayıldı. Çenem kaskatı kesilmiş. Adımlarımı hızlandırıp annemin yanında yürümeye başladım. Buğulu gözlerle dönüp bana baktı, başındaki şal omuzlarına döküldü. Uzanıp elimi tuttu. Sıkıca kavrıyor olmalı, nedense hissetmiyorum. Dudakları kabuk kabuk, mühürlü. Yaşlar yüzünde yol alıyor. Bana baktıkça daha çok ağlıyor. 

Koridordan holün açıklığına çıktık. Siyahlar içinde, tanısam da şimdi pek çıkaramadığım insanlar kucaklıyor beni. Sıkı sıkı sarılıyorlar. Öylece dikiliyorum. Ne kadar çok kişi sarılırsa o kadar çok donuyorum sanki.  Kucaklaşmalar bitince dışarı adım attık. Gökyüzü aydınlık, tek bir bulut bile yok. Bulutlar olsa, onları dans eden hayvanlara, boğum boğum kollarıyla kahkahalar atan bebeklere benzetsem. Herkes arabalara doluştu. Cebimi yokladım. Kolumdan tutup beni de arabalardan birine bindirdiler. Bir kenara kıvrılıp uyumak istiyorum. 

Üç yaşında çocuk kundaklanır mı hiç? Sıkı sıkı sarmışlar. Bir avuç toprak parmaklarımın arasından süzülüyor. Cebimi yokladım, zarf toprakla alacalandı. İnsanların bakışlarını, sempati duyan, acıyan, çekinen bakışlarını ışıyan güneş gibi tenimde duyuyorum. Dudaklarımın üstü boncuk boncuk terledi. Yumruğumun arasında tuttuğum zarfı toprağa kattım. Masal olmadan uyuyamaz. Anne, bulutlar bugün neye benziyor, der. Gözlerini yumana kadar bulutlardan şekiller, şekillerden masallar damıtırım. Hepsini tek tek yazdım kağıda.

Küreğin toprağa ilk darbesiyle sol bacağımda pençe izine benzer bir yara açıldı. İkincideyse diğer bacağımdan. Yeryüzünü örten, ona saplanan çirkin metal sesi çoğaldıkça mideme, iki göğsümün arasına huzursuzluk doluyor. Beni içten dışa oyan, tüm gücümü elimden alan bir sancı. Üç yıl önceye ait dikişler kasıklarımda yanan bir his bıraktı. Boynuma doğru tırmandı, yakama yapıştı. Yağmur yağsın istiyorum. Gökyüzü aydınlık, tek bir bulut yok. 

Gideceğim başka hiçbir yer kalmadı, eve döndüm. Kapının önüne bırakılan pembe çiçekli sandaletleri kaptım. Annem kolumda, merdivenleri tırmandık. Evin sessizliği kulaklarımı tırmalıyor. Ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkardım. Taşın serinliği terli ayaklarımın altında yankılandı. Odasının önünde durdum, aralık kapıdan içeri baktım. Yatak hareket etmiyor. Perdelerde hiçbir kımıltı yok. Halının kıvrık kenarı dokunsam düzelmeyecek gibi. Yatağa uzandım. Yorganın altında bulduğum peluş oyuncağa sarıldım. Küçüldüm. Çürüdüm, kabuğumun içini doldurmuyorum. Tırnaklarımın içi kara kara olmuş, ellerim çamurlu. Annem üzerime eğilmiş, saçlarımı okşuyor. Gözlerimi yumdum. Anne, bulutlar neye benziyor şimdi? 


Yokedici




 Ben rüzgardanım
 Hırpalayan rüzgardan bir parça…

 Parmaklarımı Alpler boyunca takip ediyorum
 Ve ardımdan bir çığ düşüyor…
 Titreyen boyumda hissediyorum
 Küçük bir köy aşağıda gömüldüğünde…

 Aceleyle kenara süpürüyorum
 Yolumuzu darmadağın eden şehirleri…
 Dünyanın çemberini dönerken…
 Dünyanın sütunlarını yırtarken…
 Rüzgara açık,
 Yok edici!
 Kapılarınızı şiddetle vuran rüzgar.



Türkçesi: Elif Karık







Rüya



 Bir rüyam var
 Hatırlanan bir günün 
 Altın kılıfını doldurmak için
 (Hava 
 ağır ve yığılmış ve mavi
 afyon buharı gibi…
 kubbeler
 sülfürlü sis içinde ateşli…
 deniz
 gri bir mühür gibi sessiz…
 ve doğan güneşten
 altın fışkırıyor
 Sidney üzerine, solgun duman, körfezden yükseliyor)

 Fakat gün ters çevrilmiş bir kupa
 Ve güneşi kırmızı demir bir hurda
 Sönümleniyor durgun-yeşil suda
 Rüyamı nereye dökeceğim?



Türkçesi: Elif Karık






Skandal




 Konuşacak daha büyük şeyler yok mu
 Greenwich köyündeki bir pencereden başka
 Ve sümbüller filizleniyor
 Hasta bir ruhtan çıkan küçük mor şiirler gibi?
 Bazı kozmik söylentiler-
 Kime göre- Mars olamaz! ayı düşün -bu şekilde…
 Ya da rüzgarlar kanyonlara ne yapar
 Uzun yıldızların altında…
 Ya da hatta
 Nasıl o kurnaz yaşlı Neptün
 Boynunu uzatır kel kafalı aylarının üzerinden
 Gökdelenin göz kırpan topuklarına




Türkçesi: Elif Karık







orta bahar



 o hep birilerinin açtığı şarkıları dinledim
 bahçemin çitlerini geren ağacın şekerlenerek kendini mahvetmesini
 ne bileyim, benim şansımın evi yıkılmış
 yaşasam diye tutunmak eğlencesini almış elinden
 ağzında acı tutmak olmuş
 kemanın notasını bulmaya vakti yokmuş
 rey dolanmış at kınından seslendiği reşitlere
 şşşşştttt demiş şşşşştttt bir de şır
 su kiri çağırmaktan birikendi
 ıslatılmaya yüzü doymuş
 süzülmüş çarşafın ortasından ayrılışı, bir sabahmış
 yansımalarda asmış kendini yırtılığa
 ölmüşlerinin, korunmuş saçlarını kan boğmuş
 taranmış aynalarda dolgundu, tehlikeliydi
 benim dudaklarımın evi yıkıldı

 çarşılar çıktığımız kadınlar çocuklar doğurdu da
 aldığımız elbiseler oturmadı belime daha
 emme basma tulumbalara dayadı pasını
 hiç bilmedi altın ne zaman yükselir ne zaman düşer
 kafiyeli biten konuşmalar kadifesini sıyırdı

 boynuma doladığım eşarplar başıma yakışmadı
 bunu yaparken duvar süslemenin hizâlı hâlini gizledim
 çünkü kız damarlarım üzerinde yürünen bir ip değildi
 şöyle diye hep ayakta bekledim
 birine rastlarım dedim dar zamanda korkum
 koklattım, korkumu aldım, elimi sürdüm ağzına
 sen suyu çeşmede arardın / ben açtığım arıklarda bulurdum
 kuşlar bir arada dönüyordu gittikleri yerden
 insanların öldürüldükleri gibi bir arada

 benim dudaklarımın evi yıkıldı







Ah Belides



 bu bir mektup olacaktı 
              hem mayıs papatyası kurutacak kadar kıvrımlarında 
 asterea’nın gözyaşları selamlayacaktı sahibini 
 her şeyin ortasını kaybetmeseydim ben

 başı sonu karışık bir filmden sonra mı 
 eskidiği gün mü gördüklerimin en çirkininden 
 ellerimi seviyorum yine de 

                -sana ne çapaklı gözlerimle 
                sokaklar boyu yürürken ne düşündüğümden 
 ayrıca basit şeyler düşünürüm ben 
 içimden dans ederim
     sana ne neyi unutmak istediğimden-

 üç el ateş etme şansım olsa kendime diye
 boylu boyunca kadınlığım sararıyor çarşaf çarşaf
 ellerimi bamyalar karartmış 
 sarı salyalarını yastığıma sürmüşüm 

 ama sen
 mesela bir okyanusun kıyısında durmuşsun 
 ekime doğmayı bekliyorsun

 merak etme görmüyorum 
 ya da görmüyor seni ben görürken o 
 ama sen görüyorsun ya hani 
 aya yorgide 
             ipin sonuna gelmişiz 
 
 sen iyi görürsün bilirim 

 mayıs ayrılıklarına dayanamıyorum






UPUZUN ARTAUD İÇİN KIPKISA KONUŞMA     


                                                                                                     
 Artaud’nun çağdaş tiyatroda yaratmak istediği yeni bir dil niyeti, yani uzamın şiirini yakalamayı hedeflemesi, gerçeklikle temsil ilişkisi yaratan, rasyonalitenin kurallarına göre oluşan bir dille değil, hem oyuncunun hem de seyircinin ortaklaşa yarattığı yeni bir beden diliyle mümkündür.

 Bu bakımdan Artaud mevcut/verili tiyatronun özelliklerini yıkıp yerine oyuncunun merkezde olduğu, ritüelistik öğelerin sahneye taşındığı, büyüsel bir atmosferin oluşturulduğu sahne dilini yaratır. Seyircinin anlam ve işlevi değişir. Yani tutarlı bir öyküsü ve karakterleri olan tiyatroyu izlemeye alışmış seyircinin işi zorlaşır. Alışık olunanın tersine, bir anlam bulamadan, kendi içsel yolculuğuyla kendinin de etkin bir biçimde dâhil olduğu bir tiyatro vardır seyircinin karşısında. 

 Seyircinin görevi değişmiştir. Sahneye çıkan oyuncu artık seyirci ile birliktedir. Oyuncu önceden hazırlanmış bir kurgunun içinde değil, ‘şimdi ve o an’ kendini hem kendisiyle hem de seyirciyle oluşan alışverişe bırakır. Oyuncu bir karakterden öte, yani bir temsil kişisinden öte parçalanmış şey(ler)dir.

 Artaud’nun yapmak istediği şey seyirciyle bütünsel bir kucaklaşma ve kavrayışla etkileşim içine girmektir. Bunun için rasyonalitenin zincirlerini atıp şiddet aracılığıyla kendiyle yüzleşmelidir ki arınma gerçekleşebilsin. Bu da Nietzsche’nin hakikati arama edimindeki alana, insanın kendine ve metafizik olana çekilme isteğiyle denk düşer.  Her ikisi de ritüellerle bu edimi ve sağaltmayı gerçekleştirir.
 
Artaud’nun tiyatrosundaki şiddet yoluyla sağaltım, Batı’nın düşünce dünyası ile kültürüne karşı bir tavırdır da. Yani onun çabası Batı’nın eril ve dil merkezli bakışına ket vurmak ve o yapıyı parçalamaktır. Bu nedenle Batı’nın düşünce dünyasının yerine etkilendiği Bali tiyatrosunu örnek alır. Veba gibi bir hastalığın (şiddetin) bu düzeni, mevcut tiyatro anlayışını yerinden edeceğini hem söyler hem uygular. 

Markaj




 Sesler bulanık zihnimden çekilince

 Ben ne yapabilirim 

 Gövdeme tutunan yüklerle

Ekmek kavgasıyla başlayan 
algıkarartmaları. Sondaj kuyularıyla 
temizlenmiyor. akıyor oraya. odaya 
karışıyor. mikrobun kıramadığını. Kırıyor. 
Hınzırca. Çevik hareketlerle. ömrümüzden 
koparıyor lokmaları.  

 Aynı rüyadan uyanıp her sabah ertesinde

 Heyulalar ve soytarılarla dolu travmalar (stalklıyorum)

 çözemediğim bir yaş problemiyle sınanırken    

 çocukluğumun yatak altlarından
        
 usul usul ayaklanır, parmak uçlarımda yükselirim.

                                                      Hayal meyal hatırlıyorum silüetimi.
 
Adımlarım statik fakat yürümek de pratik istiyor.

Kum torbası yumruklar gibi birbirini ezen ağrılı sözler, 

trajediler ve klişelerden edindiğimiz:

Adanmışlık; bir hayat aktarımıydı borçluyum:    

aramızda kayıp bir borç makbuzu    

Y ü k l e n i y o r… senelere.

şimdi buradayım. konuşuyorum, susuyorum.

Dili kalemde ısıtıyorum.

Ağırlığını kıramadığım sözcükleri, kalemle rehabilite ediyorum. 










2


 Başka bir gökyüzü var
 Daima güzel ve adil
 Ve başka bir güneş ışığı
 Orada, karanlık olmasına rağmen
 Aldırma solmuş ormanlara, Austin
 Aldırma sessiz kırlara—
 Burada küçük bir ağaçlık
 Yaprakları hep yeşil olan
 Burada daha canlı bir bahçe,
 Kırağının hiç olmadığı yerde
 Solmayan çiçekler var
 Parlak arının vızıltısını duyduğum:
 Lütfen, dostum
 Benim bahçeme gel!





Türkçesi: Roman Karavadi







Arada

Son Dakika: Reuters: Tunus açıklarında 70’ten fazla göçmeni taşıyan bot battı. İlk belirlemelere göre 4 kişi kurtarıldı. Son Dakika: Reuters: Tunus açıklarında 70’ten fazla göçmeni taşıyan bot battı. İlk belirlemelere göre 4 kişi kurtarıldı. Son Dakika: Reuters:Tunusaçıklarında70’tenfazla göçmenitaşıyanbotbattı. İlk belirlemelere göre 4 kişi kurtarıldı. SonDakika:Reuters:Tunusaçıklarında70’tenfazla göçmenitaşıyanbotbattı.İlkbelirlemeleregöre4kişikurtarıldı. Son Dakika: Reuters:70’ten 4kişi. Battı.Kurtarıldı. Tunus açıkları. Göçmeni.


Ekrana kilitlenmiş gözleri. Son dakika bandında. Möbius şeridi. Kurtuluşsuzluk şeysi. Nesi? Afazi. Şerit sonsuzluğu imliyor, tekyüzlü, beşinci boyuta sıçramalı düşünceleri. Hatırladıklarını sevmiyor, aklına gelmeyenlerin ihtiyaç duydukları olduğunu düşünüyor. Haber bandı akıyor. Tıkalı damarlarından içeri hiçbir şey süzülüp geçmiyor. Bu stenler ne işe yarar! Öfkeleniyor. Bozuk bir kalp, tıkalı yollar. Yağ hücrelerinin arasına sıkışan hava. Hava, hücreler arasında önce kirlenip sonra ölüyor. Ölü hava benzini solduruyor. Gözleri fersiz. Bu hastalık iyi oldu, diye düşünüyor. Yapmamayı tercih ettiklerinden yapmama zorunlulukları doğurmuştu arada. Günlerdir aynı tişört vardı üzerinde. Uzayan tırnakları. Eski bir sarılığın izi işlenmiş sağ işaret parmağı. Sakallarını sınır çizgisinden atlatmıştı. Gülmeyi bırakalı gamzesi kaybolmamışsa da donmuştu. Sakallar şimdi eski bir eşyayı örter gibi rikkatle üstünü örtmüştü gamzesinin. Gülümseme izlerini yokladı sol eliyle, sessizliğe kulak verdi. Belki bir kıkırtı, kıpırtısız bellekte? Hı? Hiçbir şey olmuyordu. Bu olmamak iyiydi. Onu zaman dışına çıkaran her şey gibi iyiydi. Hastalık iyiydi. İnsan yükünden uzakta bu hafiflik iyiydi bu ağır vücutta. Öfkesi diniyordu. Opak beyaz süt sesi. Görüntüler şiddetini kusarak odalarımızın içine dek giriyordu. Ama ses.  Duvarını aşamadan boğuluyordu. Bu boğuntuya dünya telaşı deniyordu. Telaş ona yıllardır hiç uğramıyordu.  Öfke yeniden kabarmadan önceki matlık iyiydi. Arada, bir kayıtsızlık olarak durmak. Her şey akarken. Kumulların örttüğü bir zambak gibi.

Son dakika bandı. Hayattı işte akıyordu. Tunus açıklarında 70’ten fazla göçmen. Uyuşmuş, süngerleşmiş bir kütle olarak. O. Pürüzlü zemininde boşvermişliğin. Bir hissizlik anıtı  kütlesini aşağı karanlığa doğru sarkıtarak. Kurtarıldı. Kişi. Kendinden uzaklaşan şeyler görünmez olana kadar. Baktı. Battı. Yerçekimsiz bir dalgınlıktı evi. Aradakiler. Tunus açıkları. Göçmeni.


@