Sıradan bir imkansızlık anlatısı
her şeyin bir evveliyatı olmalı;
bellek, rasgeleliliğin katafalk oyucusu,
anların zuhurundan oluşan bir tarih yapıcısıdır da.
               bir ismin işitilmesi,
                    bir fotoğrafa gözünün ilişmesi insanın
                           - ve kokuyu, tadı, sesi, dokuyu hayal ederek -
                                     beklemek;
                                      -	bir geleceğin kendini inşa etmesine izin vermek (?);

yazgı düşmanları için bile
evveliyatlılık bilgisi muhtemel ve/ya da
kuvvetli gelecek tasavvurları kurar –
(insan, şimdide değil; geçmişle geleceğin kesişiminde varlığını sürdürmez mi zaten?)

anların eklemlenmesinden, 
bir bireysel tarih anlatısı oluşturmuştur kişi; 
                 bir anda birinin yazdığı metnin birkaç satırını okursunuz,
                 o metnin zamanında, biraz daha da ilerisinde bu zamanın, 
                 o metnin altına “bu benim” diye imzasını atan kişinin adına şahitlik edersiniz. 

stoessel der ki, “kendi adınla çağırılmak, 
                              var oluşun karşısına kırılgan olarak çıkmaktır.”
                                      -	henüz cismine dokunmadığınız bir ada şahitlik etme kibri; 
                                                insan icatlarının en tehlikelisidir, denebilir (mi?).  
                   henüz ona şahitlik ettiğiniz adı dillendirmiyorsunuzdur;
                   öteki, sizin şahitliğinizde, harfleriyle ve hayali bir görüntüyle 
                   kendini sizde kuruyordur.

[Her şey burada başlamak yerine, burada kalmalıydı.] 

-	insanın kendi kendine kehanet ettiği bir anı beklemesi yazgıya kanmak mıdır?
                   sezgiyi, yazgıcılıktan ayıran şey nedir, o halde?            
                  
vu’ku bulacak olan, elbette, 
ülküsel bir birleşme, kainatları sarsacak bir kucaklaşma
değildir; ama, 
                     benzer enerjileri doğadan çeken
               ve benzer enerjileri doğaya bırakan 
               ötekiler; içlerinden birinin talebiyle, diğerinin haberi bile olmadan,
                                              -	diğeri bu davete hep açık mıydı oysa? –
               bir araya gelecektir.

birinin içinde kök salan evveliyat tohumunun filizlerinin
onun istencini sarması ile tohum diğerinin toprağına da düşer.
                                -	filizler ayrık topraklarda gürleştikçe tedirginlik baş gösterir. –

[O’nun adına ilk kez bir edebiyat dergisinde şahitlik etmiştim. İtiraf etmek gerek: Karşılaştığım biçim benim için fazlaca naif, nasıl söylenir, hisli, “edalı” idi. Yine de, insanı kendine çeken, tuhaf, sözcüklerinin kurduğu atmosfere adım attıkça insanın etrafını kuşatan bir kokusu, duyumsanmaya, insanı ona dokunmaya davet eden bir gerçekliği vardı__]

                                     -	tedirginlik bir davet midir,         
                                                                bir uyarı mı?

duyumsanan ama kanıtlanamayan gerçeklik, 
metafizğin kurucu ilkesi, bir aşkınlığa zerk edilen zihinsel enerji…
ne yapmalı? onu gökyüzünde, yerde, ağaçlarda, binaların suretinde, reklam panolarında, 
                      tavanlarda, bar tuvaletlerinin fayans kaplamalarında, 
                       dokunulan insanların tenlerinde, tanışların yüzlerinde aramak dışında…

peki, nedir aranan? bir beden? bir soyağacı? bir yaşama ihtimali? 
                                    değildir__ 
                                    ona dair bir iz, bir kıpırtı,
                                    bu dünyaya, algılanan gerçekliğe onun bıraktığı bir enerji kırıntısı,
                                    hepimizin geçip gidiciliğinin kanıtı olan bir su damlasındaki bir yansıma,
                                    ona dair bir kaynak, ona doğru akmanın bir yolu…
                                                                                                                             
[Bir tanışın ağzından, bir tanış olarak çıktığında adı, O’nun bu dünyaya ve bu dünyanın bana, bize ayrılan zamanına ait bir canlı olduğuna inandım. Tanışımın ağzından kırıcı ve kırılgan telaffuzlarla, bir anda çıkıp havayı kendi kokusuyla dolduran bu ad, bu dünyanın bu zamanında var olan bir bedene ait olabilir miydi?]

theodor reik der ki, “zaman onu yıpratır ve sevgi bu yıpranmanın tüm belirtilerini gösterir.”
                 ve başka bir yerde şöyle devam eder, “dil, sözcüklerin toplamı değildir.”
                
                 sözcükler hayatlarımızda bizi olgulara bağlayarak iş görürler. 
                 bir duvara elimizi süreriz, 
                 başka biri yıllar sonra o duvarda elimizin izini görür. 
                 insanın var oluşunu gerçek kılmasının yollarından biridir
                 bu izleri toplamak. düşündüğünü düşünebilmek, 
                 böylece kendisinin ve her şeyin yok olacağının bilincine varmak, 
                 bu yeti, ona sahip olan canlının içine bir iz sürücü de yerleştirmiştir. 
                 içimizdeki iz sürücünün sürdüğü ize “toz” diyelim.
                 var oluşun muhteşemliğini duyumsamamızı sağlayan şey,
                 nesne ve öznenin ayrık olması, öznenin nesneyi algılayabilmesi değil, 
                 nesneleri kaplayan tozu var oluşunun bir parçası kılabilmesidir. 

[O’na ait ilk toz zerresi nereden uçup gelmiş, burnumdan geçip ciğerlerime yerleşmiş, bir virüs gibi orayı ele geçirmişti?]

                 eğer bahsettiğimiz toz zerresi görülen ve duyulan bir gerçeklikten değil
                 bir ihtimalinden havalanmışsa, o artık bir sırçaya,
                 kesici bir duygusal savaş aracına dönüşmüştür. 

                                      -	hayali bir harita üzerinde kenarda köşede kalmış, 
                                                           küçük krallığını genişletmek için görkemli savaşlar yürüten
                                                              ve girdiği her mücadelede ağır kayıplar veren bir kralın
                                                                     buhranları mıdır bu? –

bir dağ insan için nedir?
        biri size bir toz zerresini gösterse 
        ve siz onu bir dağ olarak belleseniz, 
              o artık sizin için bir dağ değil midir?
                    ve artık o sizin için bir dağ ise, 
                    ona her halükarda bir dağ diyebilir miyiz?
                       bunu tereddütsüz kabul eden biri, 
                       bir toz bulutuna baktığında sıradağlar mı görecektir?

bir dağ ile ona bakan kişi arasındaki ilişki bakışımlılık mıdır? 
       ona bakan kişi bir dağı yaratıyorsa, 
       dağ da ona bakan kişiyi yapar mı?
             dağ, bakanın içine yerleşir, 
             peki, bakanın onun içine yerleşmesine izin verir mi?

[O ve ben ilişkisinde -böyle bir ilişkiden söz etmek mümkün müydü?- her zaman bazı büyüklük farkları vardı. En önemli büyüklük farkını aceleci davranıp dağ metaforundan yola çıkarak yücelik olarak tanımlamamalı. Bu fark, onun uzaklığından, erişilmezliğinden kaynaklanıyordu. O, öyle bir akışın içindeydi ki, benim içinde olduğum akışın uzamı kökten farklıydı. O, Avustralya ise ben Güney Amerika idim. Bir kıta hareketi, uzamlarımızı sarsacak bir yer sarsıntısı gerekliydi.]

şüphesiz, 
                  insanın bir şeyi oldurmasının 
                                 farklı biçimlerinden biri de düşünmektir.  
düşünmek,
                    dilin olmasıdır. 
dil, 
     bizim var olmamızdır,  
                                            varlığımızın kaynağı
                                                                                ve onun görünümüdür. 

[O’nu en azından kendim için sözcüklerle var kılabilir miydim? Bana belirli bir zamanda verilmiş olan bir dilden yeteri kadar saparsam O’nun bir parçasına dokunmuş olur muydum? Kendimi bunun gerçek olduğuna inandırabilir miydim? Saptırılmış sözcüklerle kurduğum bir hayalin -bunun hayal olduğunu bile bile- nasıl gerçek olduğuna inanabilirdim? Durdum, imkansızın sınırında, bekledim.]

derler ki, “yürüyüp geçilen yolların tozu insanın yüzünde birikir.”
                  yüzde biriken tozlardan, yaşanmışlıkların kırışıklıklarından,
                  bir harita çizilebilir. ama bu harita,
                  ne geçmiş olanın ne gelecek olanın yerini gösterecektir; 
                  bir yalan-hayat görüntüsü, bir canlılık, 
                  şimdilik görünümü sunacaktır sadece.        
                                      -	yaşanmışlıklarıyla beraber,
                                                arzuladıklarının ve hayal ettiklerinin de gömülebileceği
                                                bir mezarlık arazisi midir insanın yüzü? –
unutmak, 
                  yaşanmışlığı yok etmek kadar
                                                                       yaşanmamışlıktan da kaçmaktır.
                                        -	Toz, ıslandığında çamur olur. 

[O’na doğru yürünecek yol, sözcüklerle gerçeğe çağırdığım hayal içinde kendiliğinden mi belirecekti? Bir insan yapıntısı mı olmalıydı yoksa? Bir hayal içinde kendiliğinden beliren bir yolu ne kadar kendimin kılabilirdim? Durdum, imkansızın sınırında, bekledim.]

peki, ayaklar ne olacak?
          ayaklar şeklini almaz mı yürünen yolun?
          ve ayaklarının biçiminden nereden başlayıp ne kadar yürüdüğü anlaşılmaz mı insanın?

[Sahi, O’nun ayakları kaç numaraydı?] 

[Sonra, gitmenin hayali ile müziğe sığındım.]

IAMX der ki, “çocuklar ve yıldızlar öpüşür ve kaybederler
                         yavaşça elimi tut ve bana yol göster
                         rüya tanrıları beni bu manzaraya getirdi
                         kelebekler ruhumda çırpındı

                         paradoks ya da zihinlerimiz 
                         yeterli değildir inanmaya ya da inkar etmeye
                         gururumu okşamak için beni gene kandırıyorsun
                         ama ben bir insanım, ardımda sakladığım bıçaklarla gelirim 

                         sana açık yüreklilik ya da merhamet sözü vermedim
                         hayal gücünü kötüye kullanmak istemedim 

                         bıçaklarla gelirim 
                         bıçaklarla gelirim 
                         ve ıstırapla
                         seni sevmeye”

[Yol belirmiş miydi? Ben, yolda mıydım? O’nun konumu belli miydi? Bu ses beni nereye çekiyordu? Sanki, her şey olmuş ve bitmişti. Olan biten her şeyi anlatabilecek bir netlikteydim. Ama, bir yandan da, konuşmamak için ant içmiş gibiydim. O’nun adının şahitliği ile gönenen ben, nerede olduğumu bilmeden içine girdiğim bu berraklıkta, O’nun adı ağzımdan çıkarsa O’nu eksiltecekmişim gibi bir korkuya kapılmıştım. Hayali genişletmiş, imkansızlığı müzikle doldurmuş, bıçaklarımı kuşanmış ve sanırım sadece beklemiştim.]

                           -	yaşanmakta olanın gerçekliğini saptamanın ölçüsü neydi?

IAMX başka bir yerde şöyle devam eder: “çırılçıplak uzanıyordun kollarımda
                                                                           anılar biriktiriyorduk
                                                                           ciğerlerime üflediğin nefes
                                                                           bir zil sesiydi çılgınlar gibi çalan

                                                                           köprülerimizi yıktık
                                                                           atomik göklerin altında sevdik birbirimizi
                                                                           umutsuzlukta kavuştuk
                                                                           atomik göklerin altında sevdik birbirimizi

                                                                           bir şeylere inanmaya ihtiyacımız vardı
                                                                           bir şeyleri anlamaya ihtiyacımız vardı
                                                                           bu çarpık sadakat hissimiz
                                                                           çığırından çıkıyordu…”

[O’na varmış mıydım? O, bir yerdeydi ve müzikle doldurduğum imkansızım beni O’na çıkaran bu hayal yoldan geçmemi mi sağlamıştı? O zaman, bu bir hayal değilse, O’nun gerçekliğine, O’nunla aynı zeminde olmaya, aynı akışa karışmaya nasıl katlanacaktım? Önce bir harita çizilmiş, ardından artık elimizde bir harita var diye bir ülke kurulmuştu. Oysa, ülkeler var diye haritalar çizilmiyor muydu? Gerçeklik ve hayal bir kartografya problemi miydi? O’nun gerçekliğine kartografların soyut denklemleri ile ulaşıp hayalinin silikleşmesinin yasını tutmaya mı terk edilmiştim? Bu, imkansızın bir oyunu muydu? İmkansızım beni dışına atmaya çalışıyordu. Sanırım, eylemlilik zamanı gelmişti; oturdum, şunu yazdım: 

“Bugün de yarın oldu. 
  Zaman: harita var diye kendini bir ülke kurmak zorunda hissetmek.
  Bir kehanet değil bu; 
  Dünden, bugünün; bugünden yarının olması ve yarında bugünün düne dönüşmesi.”

İlk defa gerçekten yazıyordum. Artık, O’nu unutup tekrar hatırlayabilirdim; çünkü, bunu yazmış olduğum tozlu defterimde büyülü bir biçimde O’nun varlığının, O’nun bana dokunduğunun en güvenilir kanıtına, her şeyin başlangıcının izine rasgelmiştim. Şöyle diyordu: 

“Dünya çok dar
  Sektim bir.

  Sende suya girdim
  Sektim iki.

  Tuhaf gecenin dibi
  Sektim üç.

  Nasılsa sesin var
  Nasılsa sesin bendeki 
    öteyi, ılıklıkla okşuyor
Sektim dört.
 
Arzu saçlarını hayatımıza
bir ileri bir geri
Sektim beş.”

Defteri ve gözlerimi kapadım; dedim ki [“bırakalım, bu sıradan imkansızlık bizi ele geçirsin.”]


     

                                                                           
                                           




  

  

 
    

          
       
             
 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

@