Zeliha B. Cenkci

Category : no 7
                              Henüz Dikilmemiş Bir Karadut Ağacı
Çanlar Ayasophia’da çaldığı zaman, ölümümün yasını tutacaksın, bekle bir müddet
Tohumlarımda ancak o zaman insanın tükürmediği sudan gelen şehvetli bir kudret
Olacaksın! Yakındır elbet, yeniden buluşmamız, işte o zaman dalımda onurlu bir cinnet
Güney illerinde sürmanşet…Yazılacak! Ne kaldıysa sana yokluğumu hissettirmeyecek
Bulacaksın! Hükümet kalıntılarını, meşk hayatını dillere pelesenk eden pul soyluları
Bir vakit geçecek önünden çiftçiler ağlamaklı, soğan kökleri istemeyecek yeşermek
Nedensizlik destursuz girecek kapından artık, benim köksüzlüğümde kayıp kıyameti
Koparacaksın! Kendinden başkasından ummazken medet, kul israfına alet siyasete
Karşı duracaksın! Bana dökmek için tatlı suyu, öksüreceksin tuz ruhunu aklında kuşku
Çalışacaksın! Kahveni yeniden dolduracak, beni hatırlamamakta bulacaksın huzuru 
Türkiye Abi’yi, deniz cesetlerini, mafyadan hallice devleti ricalini, hırsla budayacaksın!
Yasal uyarıcılardan kuvvet al, büyütmek zorundasın yerlere dökecek de olsam dutlarımı
Hava ben gibi kararacak! Ay ayrılığımıza ağlamaklı, yıldızlar kayacak hasret suretli odana
Şiirinden geçen insanlar o zaman imrenerek bakacaklar sana, sendeki dünya kalıntısına
Geçmişinde bir kar küresi var biliyorsun, kırık cam parçaların yoğuşuyor, bazen yağıyorsun
Bıraksan da kendini Güney’e doğrulan ilk denize, sen yüzmek isterken dönen tekerleklerinde
Yorgunluğunun sesi acı bir güneşle kavrulacak! Ben işte onu duyacağım sana bakamadığımda
Handan otu ıslanırken sirkede, böreğin üzerine biraz daha çörek otu artık benim için değil
Salınacak, soyunacaksın! Bana, sanki yeniden uzatışın o tarçınlı keki, uzak bir hayal değil 
Bunların hiçbiri paranoyakça, histerik, hastalıklı değil, sana verdiğim duyguyu bir sır gibi tut
Mahallene bir koku daha duyur duvardaki çirkin yazıları vur, Taksim’e koştur sen bir haydut 
Hep gördüğün ve benimle olan rüyalarınla onları korkut, aşılar ağırdı, sırtında koca bir çanta 
Hatırlayacaksın, hatırla! Kollarım hiç ağır gelmezdi sana, ıslanmıştım ölürken ağzımda salya
Kabullenme bu gidişi, ağacımın arkasına saklanmayı bırak! Yaprağım sıcak, hava parlayacak 
İnanmayacaksan yeniden gelişime bir silah doğrult bana, erittim Kuzey dağlarındaki karları
Cürmüm budur, ama sen ılıman ve tropikal ve nemli bir iklime aitsin orada kalmanı isterdim
Ne varsa sana aşık İstanbul’da, onların kökünü kazı, sil defterlerinden, beni var say isterdim
Sulandıysa buzulların şimdi sen hatırlat bana, o yaban evine izinsiz girdiği için vurulan geyiği
Kahkahalarla gül terini doldururken beyaz bir bardağa! Ah her şey sepya, bu masa, bu tahta
Beni çıkartmadığın balkon, bana açılmayan bahçe ve kapı…Sakinleştirme aklını, beni duyma!
Bakma bana, sav beni başından, naaşımı bir uyduyla yolla arşa ama elvedayı benden sakınma!
Sen sur ne zaman üflenecek diye beklerken yatağında döneceğim toprağa, ‘an karibi’z-zaman!  
Sen ve ben birbirimizin yanlış kararlarıyız, beni oldurma, çanlar Ayasophia’da çaldığı zaman! 




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

@