Zeynep Aygül

Category : no 8
ÇAMUR

*
rastgele, uzun yürüyüşler yapıyorduk. kimsenin olmadığı yerlere gitmeye özen gösteriyorduk. sadece o ve ben, bazen duruyorduk bir yerde günlerce.  sahiller, koylar, ormanlar, vadiler, dere kenarları ve daha bir sürü yer… şimdiye dek hep bir yabancı gelmişti durduğumuz yerlere. o ve ben, yabancıyı da aramıza alarak kalabalık olma girişimlerinde bulunmuştuk. buna eğlenmek diyorduk. eğlenmek sıkılmak’a dönüşünce yabancıdan ayırılıp yürümeye devam ediyorduk. 

uzun yürüyüşlerimizin birinde tesadüfen bulmuştuk burayı. her yer kayalıktı. kocaman bir kayanın tepesinde durmuştuk. güneşin minik bedenlerimizi ısıtması, yakması, karartması, kurutması eğlenceliydi, oyun gibiydi. 

uzun yürüyüşler bitmişti; kayalıklar vardı.  bir yabancı yoktu; biz vardık. hatırladıkça fark etmiştik sık sık birbirimizi unutmaya başladığımızı. unutmak ve anlık göz temaslarıyla birbirimizi hatırlamakla geçiyordu zaman. hatırlayınca sarılmak ve unuturken uzaklaşmak… eskiden geçtikçe gerilen zaman, şimdi gevşiyor ve geçmişin izlerini siliyordu, sanki.
artık bilmiyorduk. hatırlamıyorduk. düşünmüyorduk. 

**

küçük bir kaya parçası birinin elindeydi.  belirli bir ritimle istemsizce hareket etti dirseği, bileği. önce içeri doğru çekiliyordu kaya, sonra dışarı itiliyordu aynı güçle. incecik kum taneleri dökülüyordu avuçlarının arasından. diğeri, izliyordu sadece. dirseğinde, bileğinde, kemiklerinde gözle görülür bir hareket yoktu. kapalı bir şeyin içine bakma arzusundakine benzer bir merak duygusuyla gözlerine baktı diğeri biri’nin. öteki, kafasını çevirdi içine bakıldığını fark etmeyeceği bir yöne doğru. biri, diğerinin herhangi bir şey düşündüğünü düşündü. incecik kum tanelerinin çoğalışına bakarken ötekinin neler düşünüyor olabileceğini düşünmeye başladı diğeri. ufaladığı küçük kaya parçası hala elindeydi birinin, öteki konuştu. biraz daha kum yapıp yapamayacağını sordu birine ve yaptı.

biri ritmik hareketine bilinç, diğeri bakışına düşünce katmaya devam etti. rüzgar hafifçe esmeye başladı. bütün kum taneleri ötekinin üzerine doğru yöneldi ve her yanını kapladı. bu kez, göz göze gelmenin de ötesinde baktılar birbirlerine.

rüzgar aralıklarla esiyordu. kumsuz kalmaktan korktular. avuçlarının içine topladılar kumu. rüzgar estikçe parmaklarının arasından dökülen kum tanecikleri yerlerini korkuya bıraktı. korku suya dönüştü. su kumu tuttu. rüzgar kum tanelerini mi onları mı yutmaya çalışıyordu, bilemediler. rüzgara karşı kum tanelerini avuçlarında tutmaya çalışmak boşuna bir uğraştı. kayaları birbirine sürterek kum yapmak da öyle… öylece durdular avuçlarında azalan kum tanecikleriyle
 
birlikte yapabildikleri tek şey olan kum taneciklerini götüren rüzgarı durdurmak istediler. rüzgar durmadı. korkuları geçmedi. avuçları daha fazla terlemedi. 

biri, ötekinin yanından kalktı. biraz uzaklaşıp avucundaki kum tanelerine işeyip ötekinin yanına geldi. görmeden, duymadan ötekinin kumlara işediğini biliyordu diğeri. düşünmüştü. düşündüğü her şeyi gerçek kabul edebilir miydi?  biri işerken, diğeri ötekinin işediğini düşünürken önce hangisi hatırlamıştı işemeyi? avuçlarında sidikli kum taneleri vardı. onları çevreleyen rüzgar artık korkutmuyordu. 

hatıralarının düşünceye, düşüncelerinin eyleme, eylemlerinin ortak bir gerçekliğe dönüştürdüğünü fark ettiler. ikisinin de kendi akışında seyreden düşüncelerini bölüyordu düşünüyor olmanın farkındalığı. avuçlarında şekilden şekle girmeye başlayan sidikli kum tanelerine toprak dediler. 

az, dedi biri. öteki bok dedi. boklarını yapmaya zorladılar kendilerini. az da olsa bok çıkarmayı başardılar ve toprakla karıştırdılar. istemsizce toprağı çoğaltmak için çabaladılar. kum taneleri, ter, sidik ve bok karışımıyla çoğaldı toprak. 

adına çamur dediler bu yığının. çamuru birlikte, belki de aynı anda hatırladılar. bir zamanlar çamurla oyun oynadıklarını da… çamurla oyun oynamaya başladılar. bir hatırayı yeniden canlandırmak onları bu kez farklı bir şekilde eğlendiriyordu. bir süre yan yana ama kendi başlarına oynadıktan sonra birbirlerinin oyunlarına dahil olmaya çabaladılar. uyumak, uyanmak, birlikte oyun oynamak; tüm yaptıkları bunlardan ibaretti. 

birlikte yaptığımız çamur yığınıyla birlikte hatırladıklarımız da zihinlerimizde birer yığına dönüşüyordu, sanki. hızla biriken hatıralar, yaşanan anla bağlantımızı zayıflatıyordu. birinin geçmişe ya da içine dönmesi diğerini terk etmesi anlamına mı geliyordu? çamur ve hatıra yığınlarıyla öylesine meşguldüm ki tek düşünebildiğim hangisine dönüşebileceğimdi. çamur mu hatıra mı?

artık birlikte oynamıyorlardı ya da oyun bitmişti. hangisinin ortak gerçeklikleri olduğuna karar veremediler. gerçekliğin hangisi olduğuna kim karar verecekti? artık, birlikte oynanan bir oyun yoktu, gerçek buydu. kavga etmeleri, anlaşmaları, yas tutmaları, tören yapmaları, ayrılmaları, barışmaları, bir şey yapmaları gerekiyordu. ayrılmak istememelerine karşın vedalaşmaya karar verdiler. ayrılmadan vedalaşmanın bir yolunu aradılar. biri diğerinin anısını hiç unutmamayı vaat etti ama anıların varlığı her zaman hissedilemeyebiliyordu. diğeri bunu kabul etmedi ve seslerini rüzgara bırakmayı önerdi. rüzgar güvenilmezdi ve ayrılıkları seviyordu. birinin sesini diğerinin sesinden ayırmak olurdu tek yapacağı. reddettiler. yeterince güçlü ve güvenilir buldukları tek şey çamurdu. biri, çamur yığınından avuç avuç alıp her yanına sürdü. çamurla doldurdu ağzını, burnunu ve kulaklarını. öteki hala gidememişti, diğerini izliyordu. biri izlerken diğeri çamura dönüşüyordu. ilk yığının yanında küçücük kalan başka bir çamur yığını vardı artık. diğeri bir avuç aldı bu yeni yığından, belki de kopardı. bir avuç da olsa yanında götürebilirdi böylece. ilk kum tanelerini yapmak için birbirine sürttüğü kaya parçalarından birini alıp omzundan sırtına doğru derin bir yarık açtı ve avucundaki çamuru bu yarığın içine doldurdu. yola çıktı. henüz canının yandığının farkında değildi. 

***

günbatımıydı. kızıldı yer, gök, üstü, başı. aşağılara nasıl ineceğini düşündüğünü hatırladı. yukarı diyebileceği bir yer bulamıyordu. mecburen aşağıda mı sayılırdı? etrafına baktıkça kendisini aşağılara götüren yıkımı gördü. mecburen değil, aşağıdaydı. kocaman kayalık sallanmış, parçalanmış ve yıkılmıştı. düşmüştü. kayalık, tepesi, oyunları, çamur yığınları ve diğeri yoktu. kıpırdayamıyordu. birkaç kez denese de daha fazla gücü yetmedi hareket etmek için çabalamaya. uyudu, belki de bayıldı. 

gözlerini açtığında karanlıktı her yer. toz, toprak ve taşlar arasındaydı. ayağa kalkıp yürümeye başladı. hiçbir engel çıkmadı önüne. her yerin dümdüz olduğunu düşündü. ölçemeden, bilmeden uzunluğunu gitmenin ve hep duraklayarak, ağır aksak yürüdü. o yürürken yer, gök, üstü, başı ağır ağır renk değiştirdi. yalnızca güneş, rüzgar ve yağmurun etkileyebildiği ısınan, yanan, kararan, ıslanan, kuruyan bedeninde tüm bunlardan bağımsız bir şekilde ürperti dolu soğuk dalgalar hissetti birden. üzülmeye başladı. üşümeye başladı. acıkmaya başladı. uyuşmaya başladı. 

****

sırtındaki yarığın kanaması bir türlü durmamıştı; azalıyor ama durmak bilmiyordu. üstünün başının bir zamanlar kızıllığı bundandı. şimdi kahverengiye çalan bir kırmızısı vardı teninin, kırmızısının hep tazelendiği. kanaması dursun diye yarığının, içine geçtiği yollardan topladığı topraklardan koyuyordu bazen. kısa bir süreliğine de olsa işe yarıyordu bu. ama sonrasında taze kana karışan taze toprak çamura dönüşüyor ve  taptaze acı veriyordu bitkin düşmüş bedenine. kanamasına kısa süreli de olsa çözüm olan toprak açlığına merhem olmuyordu. onu yutmayı da denemişti ama karşılığı tokluk hissi yerine dayanılmaz bir mide bulantısı ve içinden etrafa saçılan safra olmuştu. bir daha denemedi. açlığı arttıkça üşümesi daha da şiddetleniyordu. yürümeye devam ediyordu yapacak başka bir şeyi olmadığından. yürümek onu ısıtmıyordu ama gene de devam etmesi gerektiğine dair düşünceleri, hisleri ve sezgileri vardı. bayılarak yürümeye devam ediyordu. baygın bedeni yerde daha uzun süre kalıyordu artık ve gözlerini açtığında az da olsa toprakla kaplı buluyordu bedenini. altında kalan toprağı üzerinde tutabildikçe ısınmaya başlıyordu ama bu sıcaklık rüzgarın toprağı götürmesiyle sonra geçiyordu. toprağı yürürken de üzerinde taşımak istiyordu içinde taşıdığı gibi. bunu yapamamasına üzülüyordu. rüzgar üzerinde hiçbir şeyin durmasına izin vermiyordu. 

*****

düzlükler geride kalmış, etrafı engebelerle dolmuştu. minik tepelerin üzerinden geçiyordu ve  zorlanıyordu yürümekte. uzakta yeşilliklerle kaplı bir tepe gördü. sadece tek bir tepe… yaklaştıkça nedenini bilmediği bir heyecan duyuyordu. tepeye vardığında yeşillikler onunla konuştular. sanki oraya geleceğini biliyormuş gibiydiler. belki onlar da uzaktan görmüşlerdi onu. verdikleri tohumu yedi ve öz sularından içti birkaç damla. doydu. açlık hissinin aksine tokluk hissi çabucak gelmişti. gezgin diye seslendiler ona. gezmiyordu. sadece yürüyordu. itiraz etmedi ona bir isim vermelerine. gezgin’e kendi geçmişlerini anlattılar. onlar iki kardeşlermiş ve bütün aileleri bu tepede doğmuş, büyümüş ve ölmüş. onlar da hayatlarını bu tepede geçireceklermiş. tohumlarını toprağa bırakacaklarmış ve yavaş yavaş solacak, kuruyacak, yeni filizler çıkarken en sonunda toprağa karışacaklarmış. 

gezgin, onların hikayesini dinlemiş, düşünmüş ya da  düşlemiş miydi, bilmiyordu. karnı tok, yürümeye devam etti. 

******

durdu. bir yerde durmak orada kalmak anlamına mı geliyordu? sadece yorulmuştu. geçici bir kalıcılık diye adlandırdı bu durumu. adlandırmak hoşuna gitmedi. yeşilliklerin etkisiydi bu düşünceler ve adlandırma girişimleri. yeşilliklere baktı uzaktan, hala görebiliyordu onları. nedense gülümsedi. hiç ayrılmayacakları bir toprakta yeşillikleri düşündükçe huzursuzluk hissiyle birlikte yanlarına dönüp onlarla bir süre daha kalma isteği duyuyordu. bu ikilemden kurtulmanın koşmaktan başka bir yolu gelmedi aklına. koştu, koştu, koştu… koşarken sürekli arkasına bakıyordu. yeşilliklerin görünmediği bir noktada durdu. rahatlıkla durabileceğini düşündü.

*******

hiçbir yere yetişmesi gerekmese de hızlı hızlı yapıyordu her şeyi. rahatlıkla durmak istemişse de sonrasında fark etmeden hızlanmıştı. bu hızla bu nedensizlik yormuştu onu. çevresi hızla değişmeye başlamıştı. bu kurak topraklarda geçirdiği zamanlarda güvende hissedememişti bir türlü. belki de güvenli bir alan değildi aradığı. daha çok bilmek istiyor gibiydi. nerede olduğunu değil de olduğu yerin ne olduğunu bilmeye çalışıyor gibiydi. belirsiz ve tanımsız yerlerden geçiyordu. yavaşladı. yeni bir diyara gitme düşüncesi bile fazlasıyla yormuştu onu. yavaş yavaş yürümeye başladı. yavaşlığını fark edip içinden bu kelimeyi tekrar tekrar söyledikçe anlamı kalmadı: yavaş. neden bunca sıfat geçiyordu aklından ve neden hala tanımlamaya çalışıyordu bir şeyleri, bilemiyordu, bulamıyordu. yürüdükçe renkler de değişmeye başlamıştı. kırmızı, mavi, siyah ve kahverengi bir alan vardı karşısında şimdi. bu alanın girişinde de boş bir tabela, maviye boyalı, ahşap, toz içinde… nereye geldiğini anlamak için tabelanın üzerindeki tozları silmeye başladı. tozların altında bu yere dair bir yazı ya da bir işaret bekliyordu ama hiçbir şey bulamadı. daha iyi görebilmek için tabelaya tükürerek tekrar silmeye başladı. öyle çok tükürdü ve öyle çok sildi ki ne ağzında tükürük kaldı  ne hareket edecek gücü. tabelanın altına bırakıverdi bedenini ve uyumaya başladı.

********

uyanınca etrafına baktı. uykusu tabelanın altında bir boşluk, üzerinde bir karanlık bırakmıştı. bedeninin toprağa değen yanı kapkaraydı. yürümeye başladığından beri renk değiştirmeye alışmıştı. teninin rengini hatırlayamıyordu. geçtiği yerlerin rengini alıyordu, en çok da durduklarının. kapkara kum tanelerinin  arasında beliren ince, kahverengi patikayı takip etmeye başladı. daha fazla kararmak istemiyordu. geçtiği yerleri genişletiyor, yerdeki kapkara kum tanelerini her bir adımında üzerine çekiyordu. burada yürümek onu karartıyordu. burada durmak onu karartıyordu. her yer kapkara olduğu için bedenindeki renk değişiminden ve onu karalardan başka bir renge götürmesini umut ettiği patikadan başka takip edebileceği bir şey yoktu. öyle çok yürümüştü ki bu yürüyüşü sadece çok diye betimlemeyi uygun bulmadı. çoklar yürüyüşler dedi kapkaralar olaraklar ve attığılar her adımdalar karaları azaltaraklar. 

*********

düşündükleri ile konuştuklarının aynı olmadığını fark etti. bir tuhaflık vardı işittiklerinde. düşüncelerini serbest bırakırken sesini tuttu. düşüncelerinde bir tutarsızlık bulamadı. sesinin mi duyma becerisinin mi bozulduğunu ayırt edecek bir deneyim bulamadı. gördüklerinde de bir tutarsızlık yoktu. bedenindeki renk değişimini hala takip edebiliyordu. tekrar bir tutarsızlıkla mücadele etmemek için hatırladığı deneyimlerini tabelaya yazmaya karar verdi. 

korku. eğlence. veda. yıkım. yalnızlık. acı. bitkinlik. 

bunların bir faydası yoktu. sildi.

kaya. kum. toprak. çamur. tepe. yeşillik. kara. 

bunları yazdı tabelaya. şimdi bulunduğu yer için de soğuk yazdı son olarak, bir sıcak bulmayı ümit ederek. 








@