Ahmet Ergenç

Category : no 1
İç-Kayıt.
Karantina günlerinde rüyaların sıklığı ve yoğunluğu artıyormuş. Bunu evde geçen zamanda uyku ve gerçek arasındaki perdenin incelmesine bağlıyor bazıları. Dış dünyayla bağlantı azalırken, 'gerçeklik' hissi aşınıyor, saatler ve hatta günler birbirine karışıyor. Uykuda ve rüyada olduğu gibi.

Sanırım Jung'du, ilk insanlar denilen varlıklarla aşağı yukarı aynı rüyaları görüyoruz diyen. Dünya karşısında duyulan benzer temel varoluşsal kaygılar benzer rüyaları besliyor. Salgın denilen şey de herhalde en arkaik hisleri tetikliyor. Bir kabile varmış, her sabah ilk iş bir çember yapıp birbirilerine rüyalarını anlatırlarmış. Modern hayat böyle bir ritüele izin vermediği için belki de rüyalar çok kayda geçmiyor, psikanalize gitmiyorsanız tabii. Simdi salgın günlerinde modern hayat refleksleri ve hareketliliği azalmışken, rüyalara daha çok bakabiliriz. Bu da bir şey.

Gördüğüm iki rüyayı bugünlerin bir iç-kaydı olarak buraya bırakıyorum.

I.

Bir akşamüstü uykusu, sokağa çıkma yasağının olduğu bir cumartesi akşamüstü, Edip Cansever (Ruhi Bey) okurken aniden bastıran bir uykunun yol açtığı uykunun rüyası:

Bir odada, eski otel odası gibi olan ama yine de benim olan bir odada yanımda biri var, herhalde X, ne yapacağımızı bilmeden buluşmuş gibi biraz şaşkınız, ben biraz uykulu gibiyim, kapı çalıyor, biri loş ışık altında kafasını içeri uzatıyor (Ruhi Bey’de bahsi geçen loş ışıklı otel böyle sızmış rüyaya, herhalde) benim ben diyor, müthiş bir rahatlık ve doğallıkla.

Sonra, bir sıkıyönetim gecesi (Saramago’dan geliyor herhalde bu aralar okuduğum Görmek’ten) biriyle karanlık bir sokakta içki içmek üzere gizlice ilerliyoruz, sanırım içmek de yasak. Sokaklar tabii ki boş, insan salgın günlerinde niye içer, niye serseriliğe meyilli olur, kendini neden tehlikeye atmak ister, libido ve sarhoşluğa neler olur diye konuşurken, yanımızda eski beyaz bir Renault (ama bu ‘arkası’ olan Renaultlardan, o Jitem arabalarından değil) yanaşıyor, belli bizi göz altına alacaklar, çok da belli etmeden adımlarımızı hızlandırıyoruz, sonra kendimizi askeriye gibi bir yerde buluyoruz, askeriyenin o uğursuz ve ıssız hali içinde bir komutan bir binbaşının iç savaş gibi bir şey ilan ettiğini söylüyor, krize karşı çözümmüş gibi. Birileri onu alkışlıyor. İç savaşı alkışlıyor. Sıkıyönetim günlerinde iç savaş ilanı insanları var kılıyor, gibi bir tuhaflık.

Gündüz neredeyse kendi ayak seslerimi duyarak, boş sokaklardan geçerek eczaneye gitmiş ve dışardaki, sokağa çıkma yasağındaki o mutlak askeri sessizliği, yani devlet sessizliğini askeriyedeki bazı akşamüstlerinin o iç sıkıcı ve dehşet verici, çaresiz sessizliğine benzetmiştim. Bir bungunluk, ölgünlük, hayatsızlık, devlet sessizliği, çaresizliğin sessizliği. Bu sessizlik içinde yaprak hışırtıları ya da tek tük duyulan hayvan sesleri de bir doğaya çağrı değil, tekinsiz bir ses bulutu gibi oluyor. Sanki her şey kara bir bulut altında ama her nasılsa gündüz ışığında, biraz da puslu bir ışık altında cereyan ediyor. Uğursuz bir şeylerin olduğu ya da olacağı hissi. Tarih-öncesi köpeklerin havlaması gibi.

II.

Uzun zamandır bir karabasana yakalanmamıştım. Rüyamın kötü bir rüya olduğunu anlıyor, oradan çıkmaya çalışıyorum. Rüya alanından. Öncesi güzeldi. Yalnız uyumaktan korkarak uyumuştum. Sonra belli belirsiz yanıma X geldi. Ona sarıldım. Yalnız uyumamak ne güzel diye. O da bir şeyler söyledi bana. Sonra bunun bir rüya olduğunu ve yatakta yalnız olduğumu, X'in hologram gibi bir şey olduğunu hissetmeye ve görmeye başladım. Sonra X yavaş yavaş titreşerek silindi ve yatakta yalnız kaldım, korku içinde. Sonra da o korku alanından çıkmaya çalıştım. Fiziksel olarak yataktan çıkmaya çalışarak. Ben bu kötü rüyanın içinde sıkışmışken, dışarıdan kötü sesler geliyordu. Birileri ya da biri sokakta kedileri öldürüyor, bunu da herkese bağırarak anlatıyordu. Hem yataktan kalkmalıyım hem de gidip duruma müdahale etmeliyim diye düşünerek, boğulur gibi yataktan kalkmaya çalıştım ve karabasan geldi.

Kalkamadım. Sesim de çıkmadı. Sonra ayağa kalkmayı başardım ama bu sefer ışığı açamadım. Yatağın ayakucunda, duvardaki düğmelerin hepsine panik içinde bastım. Korku filmlerinde olduğu gibi onlarca çalışmayan düğme. Israrlı ve çaresiz hareketler. Hayır, ışık yok. Olmuyor, gerçek hayata geri dönemiyorum ya da düğmeler bozuk. Sonra alacakaranlıkta gidip perdeyi açmayı düşündüm. Perdeyi araladım zar zor, dışarda kar yağıyor. Halbuki aylardan Nisan, bunu biliyorum. Kendi odamda değil, üst katlarda otel odası gibi bir şeydeyim, şehir manzarası var. Sonra nefessiz kalıyorum. Yüzümdeki maskeyi, Corona maskesini çıkarmaya çalışıyorum olmuyor. Sıkıca suratıma yapışmış. O anda bunun bir film sahnesi olarak Y'ye anlatmayı düşünüyorum. İşte böyle bir film çekelim seninle, bugünlere dair diye.

Derken nefes alma çabasını da bırakıp yatağa geri dönüyorum. Rüyadan uyanmak için önce yatağa dönmem gerekiyormuş gibi. Ve gördüğüm bu ikinci rüyadan uyanmaya çalışıyorum. Yatağı iyice yokluyorum, yastığı yorganı, başucumdaki komodini, nerede olduğumu anlamak için. Eşyalara tutunup kendimi yataktan çıkarmaya çalışıyorum. Eşyalar dış dünyanın varlığının garantisi. Sonra gerçek oda görüntüsü zihnimde belirmeye başlıyor ve oradan ani hamlelerle çıkmaya çalışıyorum. Bulabildiğim eşyaya sıkıca tutunuyorum. Eşya beni bu rüya alanından çıkaracak. Ve nihayet çıkıyorum o alandan.

Gözlerimi odada gezdiriyorum, bu da mı rüyanın devamı diye. Rüya içinde rüya, kötü girdap. Odada hafif bir ışık var, sabah olmak üzere ve perde kapalı. Gidip perdeyi açsam kar yağdığını görmekten korkuyorum. Bir süre sonra sakinleşince, nefes de almaya başlayınca, yani nefesimi fiziksel olarak hissedebilince kurtulduğumu anlıyorum ama bir süre korku içinde yatakta kalıyorum. Korkuyu beklerken, adlı hikaye. Kapanma korkusu, evin başlı başına bir varlığa dönüşüp insanı yutacağı, varlığını anlamsızlaştıracağı korkusu. Mala noche.


ps: Goya'nın o meşhur tablo-cümlesi: aklın uykusu canavarlar yaratır. Aklın uyanıklığında bile bir görünmez canavar varken, uykuda neler olmaz.





@